Tohumculuk Kanunu ve Bugün

Tohumculuk Yasası Hakkında: “Yaşam Patentlenemez”

Açık Radyo’da 28 Haziran 2007 tarihinde Ömer Madra’nın davetlisi olarak yaptığım röportaj aşağıda yer alıyor. Aradan geçen süre içinde gerçekleşen gelişmeleri önümüzdeki günlerde bu sayfada paylaşacağız.

Ömer Madra: Toprak Ana Platformu’ndan Cem Birder’le beraberiz. Hoş geldin Cem.

Cem Birder: Hoş bulduk, günaydın. Nasılsınız?

ÖM: İnsanlık toplayıcı ve avcı dönemi geride bırakıp, tarıma geçtiğinden beri, tohum konusu en temel ve karmaşık konularımızdan biri. Genetik bakımdan değiştirilmiş tohumlar meselesi ile hormonlu tarım meselesi karışıyor, bir de hibrit olarak doğal melezleştirme yapıyorlar. Durum nedir Türkiye’de?

CB: Gerçekten çok katmanlı, yani çok boyutlu bir matriks diyebiliriz tohum meselesine. Bir kaç cümlede sorunu özetlemek çok da kolay değil, ama en azından şöyle diyebiliriz; bir kere ne yazık ki önceliği yok. Sadece Türkiye için değil, tüm dünyada yaşanan günlük yangınlar diyebileceğimiz, ekonomik, sosyal, güvenlik, siyasi olayların arasında güncel bir
önceliğe geçemediği için, yedek listede giderek sorun büyüyor. O açıdan tohumu güncel bir sorun olarak incelemek yerine, hayatımızın genelinde, geleceğimizi çok yakından ilgilendireceğinin farkına varıp, düşünmek ve güncel sorunlar ne olursa
olsun onu izlemeye devam etmek gerekiyor. Türkiye’deki tohum kanunu, aslında sorunun sadece küçük bir kısmı, çünkü tohum kanunu çıkmadan önce de Türkiye’de çok ciddi şekilde, özellikle köylük tohumlarda, yerel tohumlarda yaşanan bir erozyon
var. Bu büyük ölçüde kanunun da temelini oluşturan, dünyadaki büyük tohum firmalarının sıkı ve güçlü rekabeti ve güçlü bir pazarlama sistemi ile oluşan bir süreç.

ÖM: Tohum firması düşüncesi insana tuhaf geliyor, çok uluslu tohum firması neden oluyor, nasıl oluyor?

CB: Tohum çok yaşamsal bir kaynak, bugün petrol dediğimiz zaman herkesin aklı duruyor, savaşlar çıkıyor ama bir taraftan baktığınızda da alternatifleri olabilecek bir kaynak. Bir çok petrol devi sürdürülebilir enerji kaynaklarına ciddi ar-ge yatırımları yapıyor ve piyasaya yavaş yavaş ağırlığını koymaya başlıyor. Diğer yandan yeni bir takım enerji kaynakları konusunda araştırmalar var, hidrojen gibi veya destekleyici bor gibi bir takım enerji pilleri konusunda çalışmalar var. Dolayısıyla petrolün yakın gelecekte yok olması, dünyada çok ciddi bir kutuplaşma, yani bir zorluk oluşturmayabilir, çünkü
bütün bunlar öngörülen bir takım parametreler. Ben o konuda çok da kötümser değilim, çünkü çok büyük yatırımlarla farklı alternatifler oluşturmak her zaman mümkün. Fakat diğer taraftan, tohumun durumu çok farklı, bir başka kaynağın durumundan
şöyle farklı, çünkü çok yaşamsal, yani üzerimize iki battaniye daha çekip belki ısınma sorunumuzu halledebilirken, açlık insanın baş edemeyeceği bir sorun. Dünya ekonomisinde tohum sektörünün diğer sektörler yanında çok büyük bir önemi yok,
fakat yaşamsal anlamda en büyük güç, özellikle kısır tohumlar yüzünden dünyanın tüm ülkelerinde gelecekte ciddi bir tehdit haline dönüşebilir. Fiyatlar üzerinde istedikleri gibi de oynayabilirler. Dolayısıyla bizim gıdalarımızın temelini oluşturan tohumlar üzerinde kesin bir hakimiyet kurmaları çok ciddi bir risk oluşturuyor.

ÖM: Kısır tohum kavramını biraz açımlar mısınız?

CB: Kısır tohum zaten tohum firmalarının ayakta kalmasını sağlayan yegâne unsur. Bir domatesi bugün paketlenmiş, etiketlenmiş ithal bir tohum olarak satın alıp da saksınıza ektiğiniz zaman, o ürettiğiniz domatesin tohumlarından ertesi sene domates üretmeniz mümkün değil. Bu kısırlaştırılmış tohumlar, laboratuar şartlarında çok fazla sayıda tohumun çapraz döllemesiyle elde edilen bir teknik neticedir. Bunun ille de genetiği değiştirilmiş olması gerekmiyor, o da ayrı bir konu, ama netice olarak işin özü, bu yaşamın kaynağına sahip olmak, bunun üzerinde patent hakları oluşturmak ve neticede belki
on bin yıldır bu topraklarda olan, asıl vatanı bu topraklar olan tohumlarınıza bir şekilde sahip olmalarıyla neticelenen bir süreç.

Avi Haligua: Bu süreç şöyle işliyor galiba, siz gidiyorsunuz mesela 10 adet domates tohumu alıyorsunuz, çok güzel 10 adet domates fideniz oluyor, ama bir dahaki sezonda tekrar 10 adet tohum almanız lazım 10 fide istiyorsanız değil mi?

CB: Evet, ilk baştaki tohum fiyatları ve imkânları son derece toleranslı ve cazip oluyor haliyle, sonrasında işler biraz değişmeye başlıyor. Şimdi bunun ekonomik tarafı bu, yani ekonomik açıdan bir bağımlılık oluşturuyor. Peki bu tohum firmalarının bu satışı yapabilmesinin sebebi nedir? Çok büyük sayılarda yapılan tohum analizleri ve sonuç ilişkilerinden elde edilen verimin, sizin köy tohumlarına göre daha yüksek olabilmesi. “Olabilmesi” diyorum, çünkü belli şartlarda bu sağlanabiliyor. Yani o X, A, B, C firmalarının kendi laboratuar şartlarında sağlanan bu yüksek verim, bir takım ısı, nem,
toprak ve su özellikleriyle sağlanabiliyor. Bu şartlar, bu parametreler, hele ki bugünkü iklim değişikliğinde ciddi sapmalar gösterebiliyor. Bunun da örneklerine dünyada rastladık; özellikle Hindistan’da son 8 sene öncesine kadar herkes kendi yerel tohumlarıyla çalışma yaparken, özellikle Dünya Bankası ve IMF’nin de desteğinde, çok da iyi bir niyetle verim arttırma çalışmaları başladı ve halk tamamen endüstriyel tohumlara geçiş konusunda özendirildi. Neticede yaklaşık 25 bin çiftçi intihar etti, çünkü gördüler ki kendi yerel tohumları ile, bu aldıkları verime hiçbir zaman ulaşamadılar, üstüne
üstlük bu tohumları alabilmek için ciddi borçlanma içine girdiler ve bu borçlanma sonucunda ürün alamadıkları için borçlarını ödeyemez hale geldiler. Biliyorsunuz Hintlilerin inanışlarında reenkarnasyon çok güçlü, gelecek yaşamda daha
iyi bir noktaya gelebilmek düşüncesi ile pek çok intihar oldu çiftçiler arasında.

ÖM: Mesela tarım ilacı içerek filan intihar etti pek çok çiftçi maalesef.

CB: Tohum konusu çok geniş bir konu, bunun içinde çeşitlilik meselesi de var, yani sadece ekonomik açıdan çiftçiyi zor durumda bırakmak değil, yaşamsal anlamda, doğa, çevre açısından biyoçeşitliliğin çok ciddi erozyona uğraması söz konusu. Çünkü yerel tohum dediğiniz zaman, çok dar kapsamlı bir alanda dahi çok çeşitli sebze tohumlarına rastlamak mümkün bugün dünyada. Örneğin bugün Türkiye’de özellikle bu yerel tohumlar konusunda çalışmalar yürüten bazı STK’lar var. Bunlarla olan görüşmelerimizde ifade edildiğine göre, çok dar alanlarda, mesela 50 km. çapında alanlarda bile bir kaç çeşit fasulye, bir kaç çeşit domates yerel tohumuna rastlayabiliyorsunuz. Düşünün ki bunu bir Türkiye coğrafyasında 3 veya 4 çeşit domatese indirgerseniz, belki bu 300 yılda oluşmuş, çünkü aslında domatesin anavatanı Türkiye değil, ama buna rağmen Türkiye’de
gelişme göstermiş son 300-500 yılda, ama mesela buğday söz konusu olduğunda, binlerce yıldır Türkiye’de gelişmiş yüzlerce çeşidin ortadan kaldırılması çok ciddi bir biyoçeşitlilik kaybı.

ÖM: Tabii türlerin de zayıf düşmesine, yani büyük bir kıran durumunda da dayanıksız olmasına da neden oluyor.

CB: Kesinlikle.

ÖM: Sırf zenginlik, hoşluk olsun diye biyoçeşitliliği savunuyor değiliz.

CB: Tabii, bu bir denge ve böylece doğal dengeyi bozuyorsunuz. Bu konuda yapılan uyarılar var; Meclis’ten Kasım ayında geçen kanunun öncesinde, Avrupalı çiftçiler TBMM’ye bir mektup yolladılar, dediler ki; “biz bu hatayı yaptık, küçük çiftçiler olarak çok büyük zararlar gördük, Kıta Avrupası’nda çok büyük bir biyoçeşitlilik kaybı yaşandı, Kıta Avrupası kadar büyük bir bitki çeşitliliğine sahip, -12 bin çeşit bitkinden bahsediliyor, 2500-3000 endemik türden söz ediliyor sadece bu coğrafyaya ait türler olarak- Türkiye gibi zengin bir coğrafyada siz bu kanunu çıkararak bindiğiniz dalı kesiyorsunuz.”

ÖM: Tohum Kanunu’nun asıl öngörülen zararlı tarafı nedir?

CB: Tohum kanununun en ciddi kısıtlarından biri, sertifikasız tohumların ticaretini engellemesi. Düşünün, biraz önce örneğini verdiğimiz yüzlerce çeşit köylük tohumuna sahip bir coğrafyada, her sebze için veya bazı sebzeler için bizim köylerimizin, köylülerimizin, çiftçimizin bu tohumları alıp sertifikalandırmak sürecine girmeleri mümkün gözükmüyor. Böyle bir pratik imkân yok, çünkü bir tohumu sertifikalandırmanız için yapılması gereken çok ciddi bir ön çalışma var. Bu tohumun bazı ön koşullar taşıması gerekiyor, dolayısıyla o ön koşulları taşımayan tohumların da sertifikalandırılması
mümkün değil.

Ön koşulların taşınıp taşınmadığı analizler sonucu ortaya çıkıyor. İngilizce’de ‘distinct’, ‘uniform’ ve ‘stable’ kelimelerinin, -yani farklılık, yeknesanlık ve durulmuşluk-sözcüklerinin baş harflerinden oluşturulan ‘DUS’ kısaltması ile tanımlanan bir standar var; yani benzer genetik yapıdan farklı bir tür olacak ama kendi içinde bir yeknesanlık özelliği taşıyacak ve durulmuş olacak. Yani bir jenerasyondan diğer jenerasyona değişim oluşturmayacak. Bu ciddi bir araştırma, bizim köylük tohumlarımızın gerçekten sertifikalandırılabilir olup olmadığının tespit edilmesi pratik olarak mümkün değil.
Dolayısıyla sertifikalandırılmamış tohum satışını kısıtlayan bir kanun kesinlikle Türkiye’ye zarar verecektir. Bunun başka bir alternatifi yok.

ÖM: Böyle bir kanun çıktı, öyle mi?

CB: Evet.

ÖM: Avrupalı çiftçilerin uyarısına rağmen.
CB: “Bu kanunu çıkartmayın, aman çok dikkat edin, biz bunun zararlarını hâlâ saramadık” dediler. Düşünün ki kaybedilmiş bir çeşidi tekrar üretmeniz de mümkün değil. Dolayısıyla bu geri dönülmez bir durum. Bu uyarıları yaptılar. Meclis bu uyarıları dikkate almaya çalıştı ve ne yazık ki her şeye rağmen kanun şu anda yürürlüğe girdi. Fakat bazı STK’lar, ki
bunun içinde TEMA var, Anayasa Mahkemesi’ne bir başvuru yapılmasına destek oldu, ve şu anda Anayasa Mahkemesi kanunu inceliyor. Tekrar revize edilebilir.

ÖM: Bu önemli. Mecliste, uzmanların, çiftçi temsilcilerinin de katıldığı etraflı bir tartışma yapılmadan bu kanunun geçmesi düşündürücü.

CB: Bir farkındalık eksikliği olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz, bunu hem medyada gördük, hem Meclis’te gördük. Türkiye’deki üniversitelerde de bunu hissediyoruz. Bu konuya gereken ilgi gösterilmedi. Bilgisizlik ve ilgisizlik var. Fakat bu kanun aslında her şeyin başı ve sonu değil. Bu kanuna rağmen, daha doğrusu bu kanunun benzerlerine rağmen Avrupa çok yol aldı. Avrupa’da da çok benzer kanunlar var, fakat buna rağmen küçük çiftçi örgütleri kendi yerel ürünlerinin değerlendirilmesinin ve sağlıklı ürünler olarak halka sunulmasının yöntemlerini geliştirmiş durumda, dolayısıyla eğer
tüketici bu ürünlere ulaşabilmenin yollarına varabiliyor ve görebiliyorsa bu mekanizmanın kurulması mümkün. Bence asıl mesele bu; yani toplumun sağlıklı ürünlere nasıl ulaşabileceğini düşünüp, bunun fırsatlarını oluşturması önemli. Üreticinin tüketiciyle ve tüketicinin üretici ile tanışması gerekiyor, çünkü üreticisini tanıyan bir toplum, her şekilde
onu sorgulayabilir ve elde ettiği iyi gıdaların, sağlıklı ürünlerin de peşini bırakmaz. Ama bugünkü sistemde, üretici ile tüketicinin tanışma fırsatı çok düşük.

ÖM: Bu çok önemli bir nokta. Bölgesel ekonomik pazarlar, tüketiciyle üreticiyi, çiftçiyi buluşturan orta ölçekli bir toplumsal çözüm herhalde

CB: Hem ekonomik açıdan, hem sosyal açıdan çok doyurucu. Çünkü üreticinin de yegâne kaygısı para değil, çünkü öyle olsaydı bu topraklara bu kadar nesiller boyu sahip çıkma dürtüsü oluşamazdı. Bu dürtüyü ayakta tutacak önemli etkenlerden biri de sosyal doyumdur, üreticisine saygı gösteren bir toplumdur.

ÖM: Mutluluk faktörü üzerine de şimdi iktisatta çok duruluyor.

CB: Bunu çok fazla duyacağız diye düşünüyorum, aslında iktisat sonsuz kaynaklar üzerine hesaplarını yaptı, ama bu kaynakları tükettikçe mutluluğun ve sosyal değerlerin önemi artacak.

ÖM: Biraz önce Ekonomi Notları’nda Hasan Ersel’le konuşurken bana çok doğru gelen bir şey söyledi; yapılan araştırmalarda bencillik ön planda gelmiyormuş, yani insanların çoğunlukla, “daha çok para kazanayım, daha çok mal mülk edineyim” değil, tersine, daha çok, “komşuma yardım edeyim” duyguları birinci planda geliyormuş, ama Hasan Ersel dedi ki, “yalnız ekonomide, ‘insan bencildir’ varsayımı ile gidersen hesap yapmak çok daha kolay oluyor.”

CB: Kapitalist sistemin ön şartlarından veya temel taşlarından biri, toplumsal olarak bencillik duygusunun oluşturulması. Ama biz inanıyoruz ki, bu topraklarda insanlarımızın da genetiğinde kalan bazı değerler var, örneğin bu bahsettiğiniz kültürel dayanışma duygusu, bunun da parayla ölçülebilen bir tarafı yoktur.

AH: Belki bunun parayla ölçülen bir tarafını yaratarak sistemin içinde varolmak daha kolay olmaz mı?

CB: Zaten sisteme tamamen karşı olmak çok ütopik ve gereksiz benim şahsi görüşüme göre. O bakımdan muhakkak sistemle uyumlu, çok karşı durmayan, ama diğer değerleri de yok saymayan bir yapı üzerinde ilerlemek gerekiyor.

ÖM: Mesela Bangladeş’te ve Hindistan’da, tohum üretici birlikleri kendi aralarında böyle alttan yukarıya doğru baskı yapan dayanışma birlikleri kurmuşlar ve oldukça başarılı sonuçlar da elde etmişler.

CB: Kesinlikle. Bu hem alttan yukarı doğru bir baskı, ama hem de yukarıda da bazı öngörülü akademisyenlerin profesyonellerin desteğinde gelişiyor, özellikle Hindistan’da Vandana Shiva bu konuda ciddi bir isim. Bazı tetiklemeler muhakkak şart, bu buluşmaları gerçekleştirmek için de ayrımcılık yapmamak ve çiftçinin tüketiciyle, üreticinin tüketiciyle
buluşması çok çok değerli. Bir ufak not eklemek istiyorum bu kanunla ilgili; AB uyum yasalarında çıkarıldı biliyorsunuz Tohumculuk Kanunu, ama bu kanun, AB üyeleri içinde özellikle Yunanistan’ın karşı koyduğu bir kanun. Bugün üye olan 4 devlet, ki bunlar Yunanistan, Lüksemburg, Malta ve Kıbrıs Rum kesimi, bu kanunu ülkelerine sokmadılar. Tabii diğer 3 ülke küçük, ama özellikle Yunanistan’ın buna karşı koyabiliyor olması, kanımca Türkiye’deki hem bakanlık ve seviyesindeki yetkililerin hem de akademisyenlerin STK’ların araştırması ve ilişki kurması gereken bir konu.

ÖM: Malta ve Kıbrıs küçük olabilir, hele Rum kesimi Kıbrıs’ın yarısı diyelim, fakat Lüksemburg da küçük olmakla beraber zengin, çok önemli bir ülke.

CB: Biyoçeşitlilik açısından baktığınızda Yunanistan Türkiye’ye daha benzer bir yapıda ve oradaki küçük çiftçi örgütleri bu konuda çok ciddi ses çıkardılar ve bu kanunun ülkeye girmesini engellediler. Çok ciddi bir baskı var AB’de Yunanistan’a bu konuda, “sen AB üyesisin, bu kanunu kabul etmelisin” şeklinde, ama biz üye olmadığımız halde bu kanunu çok çabuk geçirdik. Bu kanunun kaldırılamaması veya iptal edilememesi durumunda bile şu anda yapılması gereken şeyler var. Yönetmelikler üzerinde çalışmalar sürüyor Bakanlık’ta. Dolayısıyla bu yönetmelikler üzerinde katılımcı bir grup oluşturmak
çok çok önemli.
ÖM: Tohum Kanunu ne aşamada şimdi?

CB: Kanun şu anda yürürlükte. 7 Kasım 2006 tarihi itibariyle Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi, ama yönetmelikleri henüz hazırlık aşamasında.

ÖM: Peki TEMA’nın başını çektiği, itiraz ne aşamada?

AH: İtiraz noktası ne?

CB: Çeşitli itiraz noktaları var; bunun temelini “yaşam patentlenemez” ana fikri oluşturuyor. Çok detaya giremiyoruz, ama onun altında da Tohumcular Birliği konusu, ticari sınırlamalar var, sertifikasyon süreçlerinde yapılması gerekenler var.
Hepsiyle ilgili küçük küçük itirazlar var, ama asıl mesele “yaşamın patentlenemez” oluşu, yaşamın bize sunduğu bir kaynağı, bazı kişilerin patentleyip elimizden almasına engel olmak.

ÖM: Cumhurbaşkanı bunu geri göndermiş miydi?

CB: Hayır, bunu ne yazık ki geri göndermemişti, ama yönetmeliklerle bir takım sorunları çözebileceğimizi düşünüyorum. Yeter ki bunu bir toplumsal bir farkındalığa dönüştürelim. Gerçekten yaşamsal önemde ve geleceğimizi etkileyen, çocuklarımızı etkileyen, ülkemizdeki biyoçeşitliliğimizi etkileyen bir konu.

ÖM: Beni en çok düşündüren konulardan bir tanesi, insanın tarıma, yerleşik düzene geçmesinden bu yana, bu topraklarda başlayarak, Mezopotamya’da , Çin’de vs. en az 8 bin yılda, hatta belki 10 bin yılda oluşan bütün bu çeşitlilik ortaya çıkarken, patent yasaları olmadan idare etmiş insanlık, şimdi nasıl onsuz idare edemiyoruz, onu anlamıyorum?

CB: Büyük bir güç söz konusu, bu gücün kim olduğunu bilemiyoruz ama o büyük güç her şeyi biraz altüst edebiliyor.

ÖM: Batılı beyazlar olmasın bunlar? Toprak Ana Platformu’ndan Cem Birder’le, tohumlarımıza ne olacak konulu bir söyleşi yaptık. Çok teşekkür ederiz.

CB: Ben teşekkür ederim bu konuya yer verdiğiniz için.
(21 Haziran 2007 tarihinde Açık Radyo’da Açık Gazete programında yayınlanmıştır.)

Umutlarımız içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İnsan ve Doğa Dostu Tarım

Sertifikasyon ve kalite güvence belgeleriyle ispat edilemeyecek önemli değerler var. Özellikle tarım ve ona bağlı gıda üretiminde.

Üretim sürecinde “zararsız dış girdiler” temelinde oluşan organik tarım çerçeve olarak yaşamın bütüncül ve sürdürülebilir etmenleri için ne denli tatminkâr?

Organik tarım endüstriyel boyutta olabilir.

Organik tarım mono-kültür olabilir.

Organik tarım, tercih etmese de, hibrit tohumlar kullanabilir.

Organik tarım iyi niyetle ortaya çıkan (veya hatırlanan) bir yöntem; ancak gerek onu yöneten kurumsallığın (küresel büyüklükte olduğuna şüphe yok) ve gerek üzerinde oluşan güçlü lobinin (içinde, küçük çiftçinin ağırlıklı olmadığı) hedeflediği niyetler giderek bozuşuyor. Netice, ekonominin yeni-yeşil yüzünde buluşuyor.

Afrika’nın derin kahve ağacı ormanları, veya Endonezya’nın palm yağı üretimleri… Bu gibi hikayelerin arka yüzünde, çoğu kez, ne yazık ki insan hakları ihlalleri var (*); tüm ‘organik’ reklamına rağmen.

(*) Palm yağı hakkında bilgiler veren linkte yer alan cümle; Human rights violations are everyday occurrences, even on supposedly “sustainable” and “organic” plantations.

Bu gerçekler organik tarımın yanlışlığını mı ispatlıyor? Büyük oranda hayır; ancak her geçen gün daralan kapsayıcılığını fark etmek önemli.

İnsan ve doğa dostu tarım… ‘Zararsız’ olma iddiasının ötesinde şeyler var içinde.

Doğa dostu tarım, ekolojik/doğal deseni önemser; mono-kültürel değildir. Toprak, su ve hava değerlerinin önce korunması ve sonrasında bu değerlerin iyileşmesini hedefler. Zira, modern tarım-endüstri ilkeleri sürecinde her biri tarafımızca geri dönüşü zor ve berbat noktalara yaklaşmıştır.

Geleneksel değeri önemser. Kırsal kültürel erozyon içinde köylünün varlığına vazgeçilmez ve alternatifsiz olarak işaret eder. Tarım üzerindeki ağır darbenin, toprak-su-hava kadar, köylülük felsefesi ve toplumunu ezdiğini bilir. Köy enstitüleri, köy okulları, köy evleri, köy üretimhaneleri… Her biri, birbiri ardına kapatılmış, köylüye yegâne istikamet olarak ‘kent’ sunulmuştur. Çok sayıda küçük çiftçi tarafından yapılan tarımın yerini, az sayıda büyük şirket almıştır; nitelik, çevre zararları, çeşitlilik, lezzet, sağlık ve hepsinin toplamında, kırsalın gerçek sahibi insanlar için mutluluk hesabı unutturulmuştur.

Doktoralı imaj yöneticilerinin stratejileri çok renkli ambalajlarda son bulduğunda, içeriğin düşük etiket fiyatına karşın sunulan ürün, etiketlerde bahsedilenden oldukça uzaktır.

Şifa, gerçek (katıksız) lezzetler uzak… Sağlık sorunları artıyor. Böylesi bir tercihte üretilenler insan dostu olabilir mi?

İnsan dostu tarım sadece sağlık, şifa ve lezzet de demek değil. Bu tarımsal dünyayı paylaşanlar, ekonomik sebeplerin ötesinde, sosyo-kültürel dürtünün çekiminde, bulundukları coğrafyada uzun bir geçmişe sahipler. İnsan dostu tarımcılar demek, yavaş ve keyifli yemeklerin tamamına yakınının kendilerince üretildiği çiftçiler, köylüler demek.o

İnsan ve doğa dostu tarım, doğaya ve insana zarar vermemekle birlikte sağlık ve lezzet parametreleriyle önce çıkan, adil kazanç getiren, dostlar kazandıran tarım türüdür.

İnsan ve doğa dostu tarım yapanlar ayın doğuş ve batışını izlerler, rüzgarı koklarlar, ninelerinin kazanlarında pişen yemekleri bilirler. Bilimsel verileri, gelişmeleri takip eder, kültürel süreci zedelemeden yeni bilgiyi entegre ederler.

Bu yaklaşım bir rüya değil. Olması gereken bir dönüşüm. Bugün şehir ve köy insanları aynı ekranların şiddet dolu program ve gizli kontrol frekanslarında çürüyor.

Değerler erozyonunu tanımayı yeğleyen, üstesinden gelebilecek enerjiye sahip yeni bir toplum gerekiyor; köyün gençleri ile kırsala göç ederek, yeni bir yaşam tercih eden, şehirli reflekslerini geriden bırakan gençlerin el ele verebildiği bir topluluk… Sadece öğretenlerin, masanın başını tutmaya çalışanların, ciddi suratlarında projeler taşıyanların yerine, gülümseyen, paylaşan, cesur bir topluluk. Aksi takdirde, kalabalıklaşsak bile, koskoca bir kırsal yalnızlık bekleyecek hepimizi; daha kurak, daha kıraç ve anlamsızca bireysel.

gate1e

Umutlarımız içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Uyum

Gıdanın tohumdan sofrada yemek aşamasına ulaşana dek olan sürecindeki en kritik kelime, uyum.

Bu sürece uyumlanabilenler yarışı bitiriyor. Farklı sistemlerin yarışında son 30 yıldır ‘Endüstri’ çok rekorlar kırdı.

Yarışçıların kısa listesi:

  1. Endüstri
  2. Köy-Tüccar-Kasaba/Şehir Pazarları
  3. Üretici Pazarları
  4. Daltonlar
  5. Açık Büfeler
  6. Kapalı Gıda Toplulukları
  7. Bireysel Üret-Tüket

 

f677155e-da76-4fa6-b9d6-5b0d3563ab5d

Aşağıda (vaktimiz elverdikçe, adım adım) açıklamalar, yorumlar yapmaya çalışalım. Okuyucu görüşleri gelirse, ekleyelim.

Sözü edilen yarışı bitirmek, tohumdan sofraya olan sürecin zincir halkalarının kenetlenebilmesi anlamına geliyor. Zincirin daima son halkasında yer alan ‘tüketici’ yarışı sağlam bitirebiliyor mu? Çoğu kez, öyle gözükse de maalesef hayır.

 

(devam edecek)

 

 

Umutlarımız içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İyi Bayramlar

Uzun yıllardır yerel tohum dedik. O toplantılarda, raporlarda, etkinliklerde sadece yerel tohum dediğimizde, bir şeyleri gözden kaçırdık.

Kırsal alan içinde inatla sürsün diye sesimizi yükselttiğimiz değerleri düşünürken, anlaşılması ve tanımlanması gereken asıl kıymet yerel varlık değil mi? Kamusal hak olarak, ekolojik alan olarak, enerji olarak, kültürel miras olarak, biyolojik ağ olarak…

Sadece madenler, ormanlar, gıdalar ve ilaçlar etiketlenmiyor. Sosyal kimliğin oradan oraya savrulduğu bir dünya yarattık. Tarihin ders alınması gereken hikâyeleri şimdi (ve yeniden) daha çok yansıyor günlüklerimize. Çok eskilerde kaldığını sandığımız acımasızlığın, ihanetin, vurdumduymazlığın, kibir ve hırsların bulamaca dönüştüğü, ancak oldukça kibar sunumlu ziyafetleri gibi…

Bize çok uzak masallar var. Mesela, bağımsızlığını ilan ettikten sonra iç savaşın başladığı ve milyonlarca kişinin evlerini terk ettiği yepyeni bir ülke, Güney Sudan. Kevin Carter o bölgede çektiği fotoğraf ile 1994 yılının Nisan ayında Pulitzer Ödülünü kazanmıştı. 3 ay sonra intihar etti. Teşhis depresyondu.

kevin photo1

3 milyon kişinin açlıkla mücadele ettiği Güney Sudan bu yıl 9 Temmuz’da bağımsızlık gününü kutlamaktan vazgeçti. Bütçesi 450 bin dolar olarak hesaplanan kutlamayı bir gurura dönüştürme çabasını yersiz buldu hükümetleri. Ülkenin içinde yerel gruplar ve hükümet arasında çatışmalar devam ediyor.

Şimdi bu uzak masallar neden bize daha yakın gözükmeye başladı? Yanıbaşımızdaki ülkelerin ateşi, ülkemizin uzak şehirlerinin ateşi bizi neden uzun yıllar boyunca bu denli sarsmadı? Üzüntülere, kayıplara ve hayal kırıklıklarına hiç ortak olmuş muyduk?

Toprağa ve suya bağlılığın, memleket sevgisinin, ocağın kokusunun satın alınabilirliği mümkün olamıyor. Göçlerin yarattığı travmalar üç nesil sürüyor. “Parasını verir yaptırırız” dendiğinde başaklar çoğu kez boynunu büküyor. Bereket ufukların ötesine kaçıyor.

Yerel varlıklar nedir diye köyün ilkokul çocuklarına sorsanız size dere der, kuş der, at der, ağaç der, sonra evini işaret eder, gülümser. Birileri  “tarım mutlaka köylünün elinden alınmalı” demişti. Bugünlerde bir bakanımız, aynı uzak masallar ülkesinde arazi kiralayıp tarım yapılabileceğinden bahsediyor. Türkiye’de son 15 yıl içinde 3 milyon hektar küçülen tarım arazimize karşın, o toprağın insanlarını, o yerel varlıkları görmezden gelerek Sudan’da tohumlar ekmek…

Eğer sadece vicdanlarımızla baş başa kalsaydık olup biten şeylerin üzüntüsünü günlüklerimize çoğumuz asla aktarmayacaktık. Ne yazık ki korku boy gösterdi. Uzak masal ülkelerinin, uzak kasabaların ve o yerel varlıkların uzun yıllardır rüyalarına bile eşlik eden korku…

Farkında olmak, dokunmak ile başlıyor. Biz dokunamadan, bir şeyler bize dokunuyor artık. Acının, haksızlığın ve daha ötesindeki ölümcül karanlığın karşısında dimdik durmak için karar verebilmek… “Ah o eski bayramlar” gibisinden hüzünlenmeler yerine güçlü olmayı, yürekli olmayı denemek. Bayramı bu kez böyle karşılamak.

Yine sevgiyle ve fark ederek ötesini. Neden olmasın? Veya sizce başka bir yolu var mı?

Selam ve saygılarımızla,

http://www.toprakana.com.tr

 

 


Merhaba,

Okuduğum bu e-mektubunuz tüm sayıklamalarımın dile dökülüşü olmuş. Bana da gönderdiğiniz için teşekkür ederim.

Çocukluğumda hayal edemeyeceğim şeyleri ben çocuğumu büyütürken yaşamaya başladık. Üzüntü, kaygı, korku, endişenin yanında hiçbir şeye yetememe, kimseye el verememe ya da başka bir şeylere başlayamama paniği de var içimizde. “Yakında iyi olacak” diyemiyorum artık. Belki “iyi” olacak, ama “yakında” değil galiba. En azından endişeden, korkudan, kaygıdan, panikten sıyrılmadıkça hiç yakın değil…

Sizler, bizler ve tüm çiftçilerimiz için gerçek bayramların geleceği günlere…

Sevgi ve içtenlikle,

Banu B.


Yazdıklarınıza katılıyorum. Ben de bir süredir iyinin sorumluluk alıp birşeyler yapmadıkça nasıl kötüyle bir olduğunu düşünüyorum. İyi artık o gururlu, acıklı hımbıllığından kurtulup güçlenmeli. Kötü ortalıkta cirit atıyor çünkü iyi hep sessizce geri çekildi. Masallardaki gibi kötünün cezasını bulacağını umduk hep. Halbuki masalın ta kendisiyiz, hikayeyi yazanlar da bizleriz. Düşünüyorum son zamanlarda sürekli; nasıl güçlenecek iyi?

Burcu A.


Bir çoğumuzun duyumsadığı, düşündüğü hatta kafa patlattığı “bu ortaçağ karanlığı içine nasıl da düştük?” dediği zamanlardayız. Hoş, zaman bile demek istemiyorum ya. Yazdıklarınıza katılmamak, okurken korkmamak ve umutlanmamak elde değil.

Yine de sevgiyle, umutla, her zaman iyi bayramları karşılamak… Bizim bayramlarımızı.

Canan G.


O kadar dokunaklı, içten, bilgilendiren, düşündüren bir bayram mesajı yazmışsınız ki, iki kez okudum. Seçtiğiniz resmi görmüştüm ve etkisi bende çok büyük olmuştu, bahsetmeyelim. Gene de şunu sormadan edemiyorum: yaşadığımız zaman Dünya’da yaşamak için seçeceğimiz en iyi zaman değil mi? Geriye gittikçe daha çok zulüm ve acı yok mu ? Siz ne dersiniz? İyi ve kötünün savaşı bitmiyor, iyi her insana destek olmaya, birlik olmaya devam…

Sevgilerimle,
Müge Ç.


Bir süredir kafamda dolanan bazı şeyleri ne kadar güzel kelimelere dökmüşsünüz. Ve de ilginçtir, tam ihtiyaçlarımızı artık hep Toprakana’dan edinmek üzere sizleri düşünürken. Geçmiş bayramınız umarım guzellikle, bereketle geçmiştir.

Sevgiler,

Sena B.


 

 

 

 

Umutlarımız içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Köy Okulları ve Kırsalın Geleceği

Kapatılan 17 bin köy okulu sonrasında, yaklaşık 1 milyon öğrenci taşımalı sistemde daha büyük merkezlerde, çoğu kez ilçelerde okula gidiyor. Cumhuriyet tarihimizde, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in dünyaya örnek projesi olan Köy Enstitüleri sadece 6 yılda devrim niteliğinde başarılar sağlamıştı. Bu projenin bilinen ve bilinmeyen birçok sebeple sonlandırılması Türkiye kırsalının eğitim devrimine karşı büyük bir darbe. Bu projenin devamı olmasa da, köy okullarında, uzun yıllar boyunca sadece okul ders bilgisi değil, bunun ötesinde köy halkına bilgi ve deneyimlerini aktaran köy öğretmenleri de artık yok.

okul 1

Kampanyalarla, toplumsal çabalarla yeniden köy okullarının yaşama kavuşturulması mümkün mü? Belki evet, ancak bina tadilat maliyetlerinin ötesinde, önemli somut engeller göze çarpıyor:

  1. Birleştirilmiş sınıf (1,2,3 ve 4) yapısı mevcut Milli Eğitim müfredatı açısından uygun gözükmüyor. Batılı eğitim sistemleri de çoğu kez Türkiye’de olduğu gibi her yaş gurubunun ayrı dersliklerde ve ayrı seviyede eğitim almasını ön görüyor. Dünyanın halen bazı ülkelerinde (örneğin: Sri Lanka, Vietnam, Kolombiya ve Peru) devam etse de, Türkiye’de özellikle kırsal alandaki okullarda uygulanan birleştirilmiş sınıf yapısı öğretmen, öğrenci ve derslik kapasitelerinin düşük olması sebebiyle başlatılmış. Bu yapının eğitim sistemlerinde artık istenmeme sebeplerine rağmen, oluşturduğu en önemli avantaj, çocukların yaşlar arası sosyal iletişim kurabilme becerilerinin güçlendirilmesi. Bu açıdan bakıldığında ABD ve bazı batı Avrupa ülkelerinde iki bitişik yaş gurubunu (mesela 7 ve 8 yaş grubu) barındıran sınıfların yer aldığı okullar geniş kitleler tarafından tercih ediliyor, bilimsel olarak faydaları ispatlanmış durumda. Hedef çok basit: yarışan  ve daha çok test çözen değil, ödevlere ve ezbere boğulmadan paylaşarak yaşamı öğrenen, bireysel özellikleriyle mutlu çocukların varolduğu okullar yaratabilmek.
  2. Öğretmenler yılda 40 gün rapor alabilmekteler. Bir köy okulunun tek bir sınıf öğretmeni olduğundan, yıl içinde 40 gün gelinmediği takdirde okulun tüm çocukları o süre içinde öğretmensiz kalır. O yıla ait eğitim programının gerçekleşme imkanı ortadan kalkar. Öğretmenin ikametgahına göre köy okuluna olan mesafesi bu ihtimalleri belirler. Köy okullarında görev alacak öğretmenlerin büyük çoğunluğu aynı köyde ikamet etmeyi tercih etmeyecekse, mesafe ve yol şartları sebebiyle uzun süreli devamsızlıklar çocukların kesintisiz okul hayatı açısından büyük bir sorun potansiyelidir.
  3. İlk öğretimde sınıf öğretmeni dışında, İngilizce öğretmenin de devamlılık konusunda risk oluşturacağını eklemek gerek. Birleştirilmiş sınıf içinde İngilizce eğitiminde başarı sağlamak daha güç olabilir.
  4. Çocuklarının iş ve yaşam geleceğini köy dışında, özellikle kentlerde planlayan (ve heyecanla özleyen) ebeveynler, okul giriş sınavlarında başarı sağlaması için merkezdeki okulları tercih ettiğinde, köy okulu mevcut sayısı daha da düşecek, okula ve öğretmene duyulan güven ve saygınlık azalacaktır.

Son birkaç yıldır, kentli insan toplulukları içinde, – daha önceki kariyer sürecinde hiç ilgilenmemiş bile olsa, tarım ve gıda konulu eğitim ve uygulama çalışmalarına büyük bir heves ve talep var. Akla gelen en popüler kelime “permakültür”. Sertifika alıp, bir an önce kırsalda düşlerini gerçekleştirmek isteyenlerin gözden kaçırdığı, ve ancak kırsala kavuştuğunda gerçeğine vakıf olduğu şey ise köylüler. İyi veya kötü, doğru veya yanlış birçok adımın içinde kırsal yaşam zincirinin en vazgeçilmez öğesi, köylüler ve bilhassa genç nesil köylüler, köy çocukları…

20160503_075501

Tüm yaşamın olabildiğince hızlandırıldığı bir dünyada, ister okul ister hobi amaçlı olsun, eğitim de büyük bir hızla veriliyor. Alınabildikçe diplomalar beğeniye sunuluyor. Kırsal resimde sayısı hızla artan kentlilerin yanında, köyün yeni yaşamına uyumlandırılmaya çalışılan modern tohumlar, modern meyveler ve hızlandırılmış hasatlar da köylünün payına düşen başarı ölçütleri.

Eğer bundan 30 yıl önce, kapitalizm ve iklim sistemleri hakkında bugün söylenenleri hayal bile edemiyorsak, yakın gelecekte kırsal yapı ve değerleri hakkında varsayımlar yapmak yersiz olabilir. Ancak biz herşeye rağmen, kırsal yaşamda köylü toplumunun refah seviyesini doğru (“doğru” nedir?) seçimler ile yükselterek devam etmesinden yanayız. İnsan elinin değdiği ekolojik elementler için (toprak, su, tohum, ağaç, dağ, vahşi hayat, vb), geleneksel kültür için, gıda için, ön görülemez değişimin uyumlanma sürecinde gösterilecek azami çaba için…

Kent ve köy topluluklarının her birinin içine düştüğü ve ilk bakışta farklıymışcasına algılanan tuzağın ortak paydası hız iken…

Sistemin eğitim, üretim, tüketim ve kazanç hesaplarının hepsinde hızın olabildiğince yüksek tutulmasına karşın, bizler aynı oyuncakların hızını düşürme mücadelesine girmek yerine, farklı oyuncaklar geliştirmeyi tercih ediyoruz. Belki de daha önemlisi, geliştireceğimiz oyuncakların yaşamsal değerler barındırması ve kırsalda köylü-kentli toplulukların entegrasyonu ile kırsal toplumun dönüşümüne katkıda bulunmak. Daha çok “doğru” seçerek ve üreterek…

Evet, kime göre, bu “doğru”?.. Bunu da hiç acele etmeden, birlikte tanımlamak yerinde olur.

Kapatılmış okulların yeniden okul olarak hizmet verebilmesi için yukarda değindiğimiz gibi aşılması gereken çok engel var. Buna karşın, bu binaların onarımı sağlandığında, hiçbir yapısal düzenleme gerekmeksizin yeni bir amaca hizmet sağlanabilir: okul öncesi çocuklar ve yetişkinler için köy eğitim merkezleri…

Halk eğitim merkezleri ilçelerde kapsamlı ve iyi düzeyde programlar sunuyor. Arıcılık, müzik, İngilizce, boyama, hayvan yetiştiriciliği, fidancılık, işletmelerde hijyen, bilgisayar, satranç, hızlı okuma, hasta ve yaşlı eğitimleri bunlardan sadece bazıları… Köylüler bu kurslara katılabiliyor mu? Çoğu kez hayır. Gün boyu çalışan bir köylünün akşam saatlerinde köyünden 20 kilometre mesafede bir adrese ulaşması mümkün olamıyor.

Köy sorun ve ihtiyaçları gözetilerek benzer eğitim programları terk edilmiş köy okullarında verilebilir mi? Ulaşım sorunu olmadan, evinden yürüyerek gelinebilen köy okulunda herkese eğitim. Kentli ve köylünün buluşması, fikirlerin paylaşımı, yeni fikir ve doğruların doğması, bilginin yapılanması. Sosyal hayatın ve ilişkilerin yapılanması. Okul öncesi çocuklara okul çatısı altında, yerel sevgi ile destek sağlanması. Okumaya, dinlemeye, paylaşmaya ilk adımlar… Öğretmen ve öğrencinin yer değiştirebileceği okullar…

20160504_195641

Dünyanın siyasi ve ekonomik akışı, ekolojik bilinmezler kadar karmaşık. Hızın çok revaçta olduğu bir dönemin alevli girdaplarında kaybolmamak için alternatif modellere ihtiyacımız var. Mevcutla mücadele etmek yerine, yeni doğrular yaratarak, dönüşümü kent ve köy kutuplaşması yerine, bütünü üçüncü bir alana taşıyarak. Yeni toplumun tohumlarına doğru… Kuşkusuz ön koşul, el ele vermek.

Umutlarımız içinde yayınlandı

Köylerimizde Çöp Meselesinde Çözüme Doğru

Türkiye’de köylerdeki çöp sorunu sadece bu işe baş koyan İl Özel İdaresi ve kaymakamların bağlı bulunduğu bölgelerde çözüme ulaşabiliyor (*). Belediye sınırları içinde çöpün toplanması ve temizlik bir kamu hizmeti iken, köylerde denetimsiz olarak özellikle zirai ilaç kutularının derelere atıldığı, ilaç depolarının dere sularında yıkandığı bir ülkede içme suyu ve sulama barajlarından elde edilen suyla yetişen gıdalarımız ne kadar sağlıklı olabilir? Yakılan poşetlerin çıkardığı zehirli gazlar ise daha büyük bir kirlilik…

Bu konu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kadar, Tarım Gıda ve Hayvancılık Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı’nı da ilgilendiriyor. Köylerin münferit çabaları ile çözüm arayan çöp meselesi için ülke bütününde köylerde çöp meselesine çözüm getirecek yasal düzenlemelere ihtiyaç var.

Sağlık, eğitim, teknoloji, enerji, ekonomi gibi başlıklarda örnek aldığımız “batılı görüş” içinde belki de en kıymetli model çöp toplama sistemleri olabilir. AB’de ve ABD’de köyler ve belediye sınırları arasında çöp toplama sistematiği ve temizlik seviyelerinde, Türkiye’de olduğu gibi, belirgin farklar yoktur.

Kendimize niçin Kaliforniya’daki köyleri örnek almayalım? http://www.wm.com/location/california/ventura-county/westlake/residential/index.jsp

Bir diğer örnek:

http://www.villageofrivergrove.org/waste/wastegen9-2011%20.pdf

Bayramiç’te belediye sınırları dışında kalan köylerimizde (belediyemizin sorumlu olduğu alanlar dışında) “çöp” meselesi çözüm bekleyen öncelikli bir konuydu.

Ağustos 2015 itibariyla Kaymakamlığım köylerde fert başına aylık 1 TL hizmet bedeli karşılığında Bayramiç köylerinden çöp kamyonu ile çöp toplanmasına başlandı. Bu çok değerli adımın gelişmelerini takip edeceğiz.

 

çöpler1

Aşağıdaki yazı, 1 Kasım 2014 Cumartesi günü, Beşik Köy evinde yaptığımız toplantı doğrultusunda hazırlanmıştı:

1- Köylerin büyük bir çoğunluğunda çöpler toplanamamaktadır. Çöplerin gelişigüzel olarak yol kenarlarına, ağaçların kuytusuna, ormanlık alanlara, dere yataklarına atılmaması veya köy sakinlerinin evlerinin yanına dökmemesi gerekir. Bazı köy muhtarları iyi niyetle köy çöplerini toplamakta ancak köyün yanı başındaki dere yatağına veya yol kenarında görünmeyen bir yere alabora ederek, istemeden de olsa, çöpün ve kirliliğin birikmesine sebep vermektedir.

2- Çöplerin köy merkezinde belirlenecek yere getirilmesi, muhtarların gözetiminde ve her köylünün kendi sorumluluğunda olmalıdır. Bu sorumluluğu özenle yerine getiren ailelere ödül veya inatla olumsuz tavır gösterenlere cezai uygulamalar düşünülebilir.

3- Çöplerin CAM – PLASTİK – METAL – ORGANİK MADDE olarak (tercihen ve olabilirse) farklı varillerde veya alanlarda depolanması sonucu bunların dönüşümü ve elde edilebilecek gelirler köy için önemli bir motivasyondur.

4. Özellikle zirai ilaç kutularının veya ilaçlama araçlarının depolarının yıkanarak derelere veya dere yataklarına boşaltılması, ayrıca hayvan leşlerinin derelere veya baraja atılması kesinlikle yasaklanmalı ve önüne geçilmelidir. Bu paralelde, zirai ilaç kutularının depozitolu satışı konusunda yasal mevzuat çalışmaları yapılabilir.

suguzegah copy

5. Plastik esaslı çöplerin yakılması içinde bulunduğumuz doğal ortam açısından çok tehlikeli ve zararlı bir girişimdir. Çöplerin yakılmasının önüne geçilmelidir.

6. Çöplerin köylerden haftada 1 kez alınması ve ilçe merkezinde ayrıştırılmış şekilde depolanması için belediyeden çöp kamyonu desteği alınabilir. Bu araçların haftalık mazot ve hizmet masrafları belirlenerek, kaynak konusunda çalışmalar yapılmalıdır. Konuyla ilgili firmalardan veya Çanakkale Ticaret Odasından sponsorluk sağlanabilir. Bütçe desteği talebi için, İl Özel İdaresine bir proje sunulabilir. Çöplerin ayrıştırılması durumunda, bu atıkları toplayan firmaların köylere gelişi organize edilebilir.

7. Çöplerin köylerde usule uygun toplanıp toplanmadığı konusunda gönüllü bir çalışma grubu kaymakamlığa destek verebilir ve belirlenecek yöntem dahilinde bir koordinasyon merkezi üzerinden iletişim kurulabilir.

8. Köy muhtarları, gönüllü çalışma grubu ve kaymakamlık koordinasyon ekibinin yapacağı eğitim çalışmalarına ilave olarak, cami hocaları, köy ziyaretinde bulunan aile hekimleri ve veterinerlerden de destek alınabilir. Okul öğretmenleri de çocuklara farklı formatlarda eğitimler verebilirler (“Bayramiç’te Çöplerimizi Ayrıştıyoruz” başlıklı resim yarışması vb.).

9. İlçe sınırları içinde, özellikle pazar yerinde ve marketlerde, plastik poşet kullanımında sınırlamalar getirmek konusunda, – benzer uygulamaları daha önce başarmış şehir ve ilçeler örnek alarak, bir proje başlatılabilir.

10. Bayramiç köy ve çevrelerinin temiz tutulmasıyla, topraklarımız, yer altı sularımız ve baraj suyumuz çok daha kaliteli bir nitelik kazanacak; gerçekleşecek geri dönüşüm çalışmaları sonucu ekonomik gelirin yanısıra, kompost, gübre gibi köylümüzün ihtiyaç duyduğu ekolojik katı maddeleri sağlanabilecektir.

Umuyoruz köylerden çöp toplatılması yerel bir inisiyatif olmaktan öteye, tüm Türkiye’de yasal bir altyapı ile çözüme kavuşur.

—————–

Yasal çerçeve: KATI ATIKLARIN KONTROLÜ YÖNETMELİĞİ

Belediye ve mücavir alan sınırları içinde belediyeler, bu alanlar dışında ise mahallin en büyük mülki amiri, yukarıda belirtilen ve ihtiva ettikleri zararlı maddeler dolayısıyla toplanması, değerlendirilmesi veya bertarafı özel işlemler gerektiren atıkları, 27/8/1995 tarihli ve 22387 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği ve 20/5/1993 tarihli ve 21586 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliğine göre bertaraf eder veya ettirir.

2872 SAYILI ÇEVRE KANUNU UYARINCA VERİLECEK İDARİ PARA CEZALARINA İLİŞKİN GENELGE 7) ATIKLARA İLİŞKİN CEZALAR

(…)

b) İçme ve kullanma sularında 1) Çevre Kanununun 9 uncu maddesi uyarınca belirlenen koruma esaslarına aykırı olarak içme ve kullanma suyu koruma alanlarına, kaynağın kendisine ve bu kaynağı besleyen yerüstü ve yeraltı sularına, sulama ve drenaj kanallarına atık boşaltanlara 48.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. (Madde 20/n/Birinci paragraf)

—————–

(*) Bayramiç Kaymakamı Sayın Kemal Kızılkaya’nın daha önce görev yaptığı Konya’nın Cihanbeyli ilçesi köylerinde gerçekleştirdiği proje:

http://www.cihanbeyli.gov.tr/default_B0.aspx?id=175

 

Cihanbeyli Köyleri Katı Atık Toplama İşi (12) Cihanbeyli Köyleri Katı Atık Toplama İşi (5

Gelişmeler (19 Mayıs 2015): Çok sevindirici bir haber duydum; Bayramiç İlçe Özel İdaresi’ne köylerden çöp toplamak üzere 1 adet kamyon alınmış. Geçtiğimiz günlerde ise, köy halkı ile birlikte dağdan Yaz aylarında bahçelerimizi sulamak üzere ark yolu çalışması yaparken muhtarımız köyün çöplerinin toplanması ve çöp varillerinin kontrol edilmesi için bir köylümüz ile anlaştı. Zannediyorum, yakın bir gelecekte köylerimiz çöplerden kurtulmaya başlayacak.

Umutlarımız içinde yayınlandı | 3 Yorum

Agro-Turizm Üzerine Çeşitlemeler

Para dergisinden Ceyhan Konuk beni telefonla arayıp, organik tarım çiftlikleri ve üreticileri hakkında bir yazı hazırladıklarını ve konunun agro-turizm odaklı olacağını söyler söylemez son söyleyeceğimi ilk önce dedim: “Eyvah, bu iş tehlikelidir!”.

TUR

TUR

TUR

TUR

TUR

TUR

Bu yazı üzerine, farklı kişilere ait bazı görüşleri alt alta paylaşmak isterim:

  • Sıkıntı olmayabilir ama çok zor doğrusunu kurgulamak. Turizm anlayışı değişmeli.
  • Asıl sorun Türkiye’nin çok bilmiş (hatta arsız) kentlisinde. Bu konuda çok işe yarayacak bir tez yazılır. Konuya meraklı üniversite öğrencileri çıksa da, tam teşeküllü bir dosya hazırlasak.
  • Maalesef tam öyle olamıyor. Kente dair ne kadar kötü alışkanlık varsa, onlar da köye taşınınca, köyler kent oluyor. Şu anda köydeyim ve görümcem annesine bir önceki koltuk takımını yolladığı için, üst kattaki deniz manzaralı, nefis kitap okuma sedirimin yerine onlar yerleşmiş mesela Sedircağızın dantelli örtüleri kalkmış, kendisi de bahçeye atılmış, bir süre sonra çürüyüp gidecek ve sonraki nesiller de sedir nedir ne duyacak,  de bilecek.. Buna benzer daha nice örnek..
  • Tam olarak öyle değil ama gidişat da güzel değil. Birşeyler yapabilme noktasındayız sanki. Kendimize hakim olmayı ve yok etmeme becerisini kazanabilirsek, alışkanlıklarımızı dizginliyebilirsek. Bugünkü gözlemim de güzelim taş evlerin yıkılmaya bırakılması ve biriket gibi berbat bir malzemeden ev yapılmaya çalışılması..  Ayrıca köylerin içindeki apartmanların da devlet dairelerine ait olması… Askeriye, köy işleri binaları vs…
  • O tarihte yönetmen Yüksel Aksu ile telefonla görüştüm. Dedim ki “film bu şekliyle yanlış anlaşılacak; 1 saat eşek turu yaptırmak, domates salçası yapmaktan daha akıllıca gösterilmiş”. “Evet, haklısınız, filmin 2. bölümünü de yapıcaz” demişti. Ama henüz haber yok.
  • Bu konuyu sıklıkla dile getiyorum ve her seferinde hafiften kulağım çekiliyor. Korkarım, hakim bu mantalite köyü yaşanmaz üretilmez hale getirecek. Bir dekor olarak sunulan ve kabul gören köyün köylüsü de doğal olarak aktör olacağından köy, naturasındaki işlevinden çok uzaklarda geziniyor olacak. Cânım kentin, okul görmüş- ideoloji yoksunu-çiçek çocuklarının oyun alanı olacak. Nitekim, ilgili dergi haberinde köylülüğü topluluk olarak savunan, işin hassasiyetine dikkat çeken sadece bendim sanırım.
  • Kırsala göçü aklına getirenin belli nedenleri var; maddi sıkıntı yaşıyor, boşanmış hafiften depresyonda, kentten nedensiz sıkılmış yeni bir arayış içinde, ideolojilerini kaybetmiş gençlik yeni bir amaç keşfetmiş, ….. ya da gelecekte hayatta kalmanın tek yolunun kendi yiyeceğini üretmek, kendi hayatını yönetmekten geçtiğini idrak etmiş (ki bu çok fazla açılım istiyor ama sen anlarsın nasılsa yazmaya gerek yok). Sonuncu, üreten, kendine yetenin fazlasını paylaşan sorumlu insan modeli, gerçek köylü. İhtiyaç duyulan bu sonuncu tip. Diğerleri yoz hayat modelleri üretmeye devam ederler. Permakültürcülerde de durum aynı; bir meslek olarak edinme peşinde ilgi duyan insanların çoğunluğu. Eğitmenliğinden, danışmanlığından, çiftliğinden, refahını yükselteceği gelir kapıları olarak yararlanmayı tercih ediyor. Çiftçiliği bir meslek olarak algılarsan fena; ardından haklı çıkma, had bildirme çabaları gelir. Aman deyyim. 😎 bizim toplumun karakter yapısı böyle ama kabul etmek gerek artık, hiçbir konuyu yüzeyden derine dalıp irdelemek alışkanlığı, arzusu taşımıyoruz, sığ sular güvenli geliyor bize.
  • Yaşadığım köyde komşularımın bana rehber olmasından çok memnunum. Bence köy ya da kırsala yerleşmiş kentlilerin de köylünün rehberliğine ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.
  • Turizm toprağın rant değerini yükseltir, yaşamsal değerini (tüm yerel değerleriyle birlikte) çoğu kez gömer. Bu yüzden ekonomik kanatlanmalara rağmen gerçek anlamda büyük risk getirir uğradığı yere!
  • Adı üstünde “trend”…ve trendler kentlerde gelişir. Gelişmiş kentlerde gelişir. Genelde kent kültürüne (mevcut kapitalist kültüre) ait olmayan, başka dünyaların yerel-doğal-geleneksel yaşamına mahsus şeylerden ithal edilir. O alana bir rağbet oluşturulur ve o satılır. Mesela hergün koşuyor ve çeşitli fizik kültür sporları yapıyorsundur ama yoga diye, hint dansları diye birşeyler var; alır trendleştirirsin, binlerce fitness stüdyolarında insanların bu tür paketlere akın etmesinı sağlayarak yeni bir pazar alanı açarsın. Alt felsefesinde zaten mevcut olana alternatif olarak sunulur. Artık insanlar diğerinden bıkmıştır. O alanda pazar doymuştur ve çöküştedir, rutindedir, arayıştadır. Yeni bir adacık oluşturulur ve oradan devasa bir piyasa-pazar ekonomisi doğar.Çiftliklerde çalışma konusu, Avrupa ve Amerika ülkelerinde bir sıralar, harici ülkelerden dil öğrenme programları çerçevesinde idi. Sonra çalışan çocuklu aileler yanında çocuk bakıcılığı karşılığında dil öğrenme programlarına çevrildi ve bu alan terkedildi. Daha sonra sanırım Avrupa ve Amerika TV’lerinde de program icatçılarının bu tür deneylemelerle TV-program konseptleri geliştirerek yolu açtığı furya oldu. Zaten ilk TV program vs. deneylerle gündeme oturur ve sonra çeşitli versiyonlara bir ticari alan doğar. Doğan o ticari alan da fonlarla desteklenir. O süreçte işin içine girmeyen meslek disiplin alanı kalmaz. Doktorlardan, psikologlardan, pedogoglardan sosyologlara, gıda mühendislerinden, tarım, besicilik ekspetlerine, politikacılardan, gazetecilerden, doğa aktivistlerine, turizmcilerden, yatırımcılardan ekonomistlerine kadar tam teşekkül bir platform engin bilgi ve çalışmalarıyla alanın endüstriyel ve toplumsal alt yapısını besler. Endüstriyel üretim-tüketim büyük sorun oldu. Bak, artık ne yediğimizi bilmiyoruz. Ne yediğini bilmek mi istersin? Organik beslenmek mi istersin? Tatillerde çiftlik yaşamını tatmak mı istersin? Çocuklarını doğal yaşamla tanıştırarak büyütmek mi istersin? vs. vs.Artık köy yaşamının, köylülüğün kalmadığı, ufak, aile ölçekli doğal özüretim yerine herşeyin endüstri sektöründe işlenerek biçimlendiği, halk ekonomisi-yerel değer ekonomisi yerine sentralize olmuş, standartlaşmış yatırım-kar hesaplarına geçildiği bir alan doğar. O “süreklilik” denen kelime, kapitalist piyasanın anladığı ekonomi ve yaşam sürekliliğini kastettiği için, bunu oluşturmayı hedef almayan her girişim, tam aksine onun karşısında düşmanlık geliştireceği bir ideolojik girişim olmuş olur. Orada artık süreklilik değil, yerle bir ediş desteklenir.

    Depresyonda mısın? Burnout musun? Kentte kötü huylar edinmiş çocuğunu mu yola getiremiyorsun? Aşırı kilolarından mı kurtulamıyorsun? Sigarayı mı bırakmak istiyorsun? Şık bir kentli kadını, erkeği olarak ya da böylesi arkadaş grubu olarak bir çiftlikte ya da bir besici ahırında ne kadar dayanabileceğini mi göreceksin? Devamlı büroda çalışmak sağlığına zararlı ve dengeyi bulmak için tam tersi bir aktivite yapmaya ne dersin? Bir çiftçi, köylü eşi olarak yaşamayı göze alıp almayacağını görmek ister misin? falan filan…

    Sonra olay, bu yönde çalışmalara, turizme, ciddi manada açık…

  • Permakültürcüler farklı bir evrende yaşıyorlar. Hayatlarında hiçbir ürün yetiştirmemiş olanlar bile kurstan sonra para kazanmak için ‘köylüyü aydınlatma’ hayalleri kuruyorlar. Geçiniz. Agro Turizm’in ise, ne kadar tartışılıp yazılıp çizilse de, aslında altından hava geçiyor çünkü bir yasal altyapısı yok. Gözden ırak yaparım derseniz, mesele yok. Ama şimdilik turizm mevzuatına uygun, belirlenmiş kriterler yok. Bir kamping işletmecisi ihbar etse, gelenler misafirim mi diyeceksiniz? İsterseniz paranoya olarak yorumlayın ama turizmde geleni gideni emniyet birimlerine bildirme zorunluluğu işletmeciyi de bir bakıma korur. Büyük kentlerdeki sorunlarından kaçan insanlara barınak sağlamak bir sürü hesaplayamadığınız sorunlara yol açabiliyor. Ben turizm değil, tanıdığım birkaç kişi ile bir mini köy modelini tercih ederim. Tecrübe konuşuyor, ak sakalıma güvenin!

İzlemediyseniz, muhakkak vakit ayırın :

Agro-turizm konusunda olası temel riskler özeti:

  1. Gelen ziyaretçilerin çevrede sebep olabileceği kirlilik ve diğer sosyal zararlar.
  2. Agro-turizm gelirleriyle ilgili fazla iyimser tahminlerde bulunmak ve finansman krizi.
  3. Gelen ziyaretçi sayısı ve konaklama tesisi artışının çevrede yaratacağı olumsuz koşullar.
  4. Tarımsal üretimin azalması, endüstriyel gıda tüketimi esaslı yaşamın başlaması.
  5. Geleneksel bilginin kaybolması.
  6. Yerel olmayan yatırımcıların çoğalması; yerel topluluğun işçileşmesi.

Tek çare, agro turizm geliri oluştururken tarımsal gelir ve faaliyetlerin denge içinde yürütülmesinden geçiyor. Agro-turizmin sürdürülebilirliği, yerel yaşam koşullarını hızla tüketmeden, geleneksel bilgiyi ve kırsal sosyal dokuyu yarınlara taşımayı sorumluluk olarak kabul eden insanların kararlılığına bağlı. Adı üzerinde “agro” diyorsak, tarımın göstermelik değil gerçek anlamıyla, yani köylüsüyle orada olması gerek.

Umutlarımız içinde yayınlandı | Yorum bırakın