İyi Bayramlar

Uzun yıllardır yerel tohum dedik. O toplantılarda, raporlarda, etkinliklerde sadece yerel tohum dediğimizde, bir şeyleri gözden kaçırdık.

Kırsal alan içinde inatla sürsün diye sesimizi yükselttiğimiz değerleri düşünürken, anlaşılması ve tanımlanması gereken asıl kıymet yerel varlık değil mi? Kamusal hak olarak, ekolojik alan olarak, enerji olarak, kültürel miras olarak, biyolojik ağ olarak…

Sadece madenler, ormanlar, gıdalar ve ilaçlar etiketlenmiyor. Sosyal kimliğin oradan oraya savrulduğu bir dünya yarattık. Tarihin ders alınması gereken hikâyeleri şimdi (ve yeniden) daha çok yansıyor günlüklerimize. Çok eskilerde kaldığını sandığımız acımasızlığın, ihanetin, vurdumduymazlığın, kibir ve hırsların bulamaca dönüştüğü, ancak oldukça kibar sunumlu ziyafetleri gibi…

Bize çok uzak masallar var. Mesela, bağımsızlığını ilan ettikten sonra iç savaşın başladığı ve milyonlarca kişinin evlerini terk ettiği yepyeni bir ülke, Güney Sudan. Kevin Carter o bölgede çektiği fotoğraf ile 1994 yılının Nisan ayında Pulitzer Ödülünü kazanmıştı. 3 ay sonra intihar etti. Teşhis depresyondu.

kevin photo1

3 milyon kişinin açlıkla mücadele ettiği Güney Sudan bu yıl 9 Temmuz’da bağımsızlık gününü kutlamaktan vazgeçti. Bütçesi 450 bin dolar olarak hesaplanan kutlamayı bir gurura dönüştürme çabasını yersiz buldu hükümetleri. Ülkenin içinde yerel gruplar ve hükümet arasında çatışmalar devam ediyor.

Şimdi bu uzak masallar neden bize daha yakın gözükmeye başladı? Yanıbaşımızdaki ülkelerin ateşi, ülkemizin uzak şehirlerinin ateşi bizi neden uzun yıllar boyunca bu denli sarsmadı? Üzüntülere, kayıplara ve hayal kırıklıklarına hiç ortak olmuş muyduk?

Toprağa ve suya bağlılığın, memleket sevgisinin, ocağın kokusunun satın alınabilirliği mümkün olamıyor. Göçlerin yarattığı travmalar üç nesil sürüyor. “Parasını verir yaptırırız” dendiğinde başaklar çoğu kez boynunu büküyor. Bereket ufukların ötesine kaçıyor.

Yerel varlıklar nedir diye köyün ilkokul çocuklarına sorsanız size dere der, kuş der, at der, ağaç der, sonra evini işaret eder, gülümser. Birileri  “tarım mutlaka köylünün elinden alınmalı” demişti. Bugünlerde bir bakanımız, aynı uzak masallar ülkesinde arazi kiralayıp tarım yapılabileceğinden bahsediyor. Türkiye’de son 15 yıl içinde 3 milyon hektar küçülen tarım arazimize karşın, o toprağın insanlarını, o yerel varlıkları görmezden gelerek Sudan’da tohumlar ekmek…

Eğer sadece vicdanlarımızla baş başa kalsaydık olup biten şeylerin üzüntüsünü günlüklerimize çoğumuz asla aktarmayacaktık. Ne yazık ki korku boy gösterdi. Uzak masal ülkelerinin, uzak kasabaların ve o yerel varlıkların uzun yıllardır rüyalarına bile eşlik eden korku…

Farkında olmak, dokunmak ile başlıyor. Biz dokunamadan, bir şeyler bize dokunuyor artık. Acının, haksızlığın ve daha ötesindeki ölümcül karanlığın karşısında dimdik durmak için karar verebilmek… “Ah o eski bayramlar” gibisinden hüzünlenmeler yerine güçlü olmayı, yürekli olmayı denemek. Bayramı bu kez böyle karşılamak.

Yine sevgiyle ve fark ederek ötesini. Neden olmasın? Veya sizce başka bir yolu var mı?

Selam ve saygılarımızla,

http://www.toprakana.com.tr

 

 


Merhaba,

Okuduğum bu e-mektubunuz tüm sayıklamalarımın dile dökülüşü olmuş. Bana da gönderdiğiniz için teşekkür ederim.

Çocukluğumda hayal edemeyeceğim şeyleri ben çocuğumu büyütürken yaşamaya başladık. Üzüntü, kaygı, korku, endişenin yanında hiçbir şeye yetememe, kimseye el verememe ya da başka bir şeylere başlayamama paniği de var içimizde. “Yakında iyi olacak” diyemiyorum artık. Belki “iyi” olacak, ama “yakında” değil galiba. En azından endişeden, korkudan, kaygıdan, panikten sıyrılmadıkça hiç yakın değil…

Sizler, bizler ve tüm çiftçilerimiz için gerçek bayramların geleceği günlere…

Sevgi ve içtenlikle,

Banu B.


Yazdıklarınıza katılıyorum. Ben de bir süredir iyinin sorumluluk alıp birşeyler yapmadıkça nasıl kötüyle bir olduğunu düşünüyorum. İyi artık o gururlu, acıklı hımbıllığından kurtulup güçlenmeli. Kötü ortalıkta cirit atıyor çünkü iyi hep sessizce geri çekildi. Masallardaki gibi kötünün cezasını bulacağını umduk hep. Halbuki masalın ta kendisiyiz, hikayeyi yazanlar da bizleriz. Düşünüyorum son zamanlarda sürekli; nasıl güçlenecek iyi?

Burcu A.


Bir çoğumuzun duyumsadığı, düşündüğü hatta kafa patlattığı “bu ortaçağ karanlığı içine nasıl da düştük?” dediği zamanlardayız. Hoş, zaman bile demek istemiyorum ya. Yazdıklarınıza katılmamak, okurken korkmamak ve umutlanmamak elde değil.

Yine de sevgiyle, umutla, her zaman iyi bayramları karşılamak… Bizim bayramlarımızı.

Canan G.


O kadar dokunaklı, içten, bilgilendiren, düşündüren bir bayram mesajı yazmışsınız ki, iki kez okudum. Seçtiğiniz resmi görmüştüm ve etkisi bende çok büyük olmuştu, bahsetmeyelim. Gene de şunu sormadan edemiyorum: yaşadığımız zaman Dünya’da yaşamak için seçeceğimiz en iyi zaman değil mi? Geriye gittikçe daha çok zulüm ve acı yok mu ? Siz ne dersiniz? İyi ve kötünün savaşı bitmiyor, iyi her insana destek olmaya, birlik olmaya devam…

Sevgilerimle,
Müge Ç.


Bir süredir kafamda dolanan bazı şeyleri ne kadar güzel kelimelere dökmüşsünüz. Ve de ilginçtir, tam ihtiyaçlarımızı artık hep Toprakana’dan edinmek üzere sizleri düşünürken. Geçmiş bayramınız umarım guzellikle, bereketle geçmiştir.

Sevgiler,

Sena B.


 

 

 

 

Umutlarımız içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Köy Okulları ve Kırsalın Geleceği

Kapatılan 17 bin köy okulu sonrasında, yaklaşık 1 milyon öğrenci taşımalı sistemde daha büyük merkezlerde, çoğu kez ilçelerde okula gidiyor. Cumhuriyet tarihimizde, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in dünyaya örnek projesi olan Köy Enstitüleri sadece 6 yılda devrim niteliğinde başarılar sağlamıştı. Bu projenin bilinen ve bilinmeyen birçok sebeple sonlandırılması Türkiye kırsalının eğitim devrimine karşı büyük bir darbe. Bu projenin devamı olmasa da, köy okullarında, uzun yıllar boyunca sadece okul ders bilgisi değil, bunun ötesinde köy halkına bilgi ve deneyimlerini aktaran köy öğretmenleri de artık yok.

okul 1

Kampanyalarla, toplumsal çabalarla yeniden köy okullarının yaşama kavuşturulması mümkün mü? Belki evet, ancak bina tadilat maliyetlerinin ötesinde, önemli somut engeller göze çarpıyor:

  1. Birleştirilmiş sınıf (1,2,3 ve 4) yapısı mevcut Milli Eğitim müfredatı açısından uygun gözükmüyor. Batılı eğitim sistemleri de çoğu kez Türkiye’de olduğu gibi her yaş gurubunun ayrı dersliklerde ve ayrı seviyede eğitim almasını ön görüyor. Dünyanın halen bazı ülkelerinde (örneğin: Sri Lanka, Vietnam, Kolombiya ve Peru) devam etse de, Türkiye’de özellikle kırsal alandaki okullarda uygulanan birleştirilmiş sınıf yapısı öğretmen, öğrenci ve derslik kapasitelerinin düşük olması sebebiyle başlatılmış. Bu yapının eğitim sistemlerinde artık istenmeme sebeplerine rağmen, oluşturduğu en önemli avantaj, çocukların yaşlar arası sosyal iletişim kurabilme becerilerinin güçlendirilmesi. Bu açıdan bakıldığında ABD ve bazı batı Avrupa ülkelerinde iki bitişik yaş gurubunu (mesela 7 ve 8 yaş grubu) barındıran sınıfların yer aldığı okullar geniş kitleler tarafından tercih ediliyor, bilimsel olarak faydaları ispatlanmış durumda. Hedef çok basit: yarışan  ve daha çok test çözen değil, ödevlere ve ezbere boğulmadan paylaşarak yaşamı öğrenen, bireysel özellikleriyle mutlu çocukların varolduğu okullar yaratabilmek.
  2. Öğretmenler yılda 40 gün rapor alabilmekteler. Bir köy okulunun tek bir sınıf öğretmeni olduğundan, yıl içinde 40 gün gelinmediği takdirde okulun tüm çocukları o süre içinde öğretmensiz kalır. O yıla ait eğitim programının gerçekleşme imkanı ortadan kalkar. Öğretmenin ikametgahına göre köy okuluna olan mesafesi bu ihtimalleri belirler. Köy okullarında görev alacak öğretmenlerin büyük çoğunluğu aynı köyde ikamet etmeyi tercih etmeyecekse, mesafe ve yol şartları sebebiyle uzun süreli devamsızlıklar çocukların kesintisiz okul hayatı açısından büyük bir sorun potansiyelidir.
  3. İlk öğretimde sınıf öğretmeni dışında, İngilizce öğretmenin de devamlılık konusunda risk oluşturacağını eklemek gerek. Birleştirilmiş sınıf içinde İngilizce eğitiminde başarı sağlamak daha güç olabilir.
  4. Çocuklarının iş ve yaşam geleceğini köy dışında, özellikle kentlerde planlayan (ve heyecanla özleyen) ebeveynler, okul giriş sınavlarında başarı sağlaması için merkezdeki okulları tercih ettiğinde, köy okulu mevcut sayısı daha da düşecek, okula ve öğretmene duyulan güven ve saygınlık azalacaktır.

Son birkaç yıldır, kentli insan toplulukları içinde, – daha önceki kariyer sürecinde hiç ilgilenmemiş bile olsa, tarım ve gıda konulu eğitim ve uygulama çalışmalarına büyük bir heves ve talep var. Akla gelen en popüler kelime “permakültür”. Sertifika alıp, bir an önce kırsalda düşlerini gerçekleştirmek isteyenlerin gözden kaçırdığı, ve ancak kırsala kavuştuğunda gerçeğine vakıf olduğu şey ise köylüler. İyi veya kötü, doğru veya yanlış birçok adımın içinde kırsal yaşam zincirinin en vazgeçilmez öğesi, köylüler ve bilhassa genç nesil köylüler, köy çocukları…

20160503_075501

Tüm yaşamın olabildiğince hızlandırıldığı bir dünyada, ister okul ister hobi amaçlı olsun, eğitim de büyük bir hızla veriliyor. Alınabildikçe diplomalar beğeniye sunuluyor. Kırsal resimde sayısı hızla artan kentlilerin yanında, köyün yeni yaşamına uyumlandırılmaya çalışılan modern tohumlar, modern meyveler ve hızlandırılmış hasatlar da köylünün payına düşen başarı ölçütleri.

Eğer bundan 30 yıl önce, kapitalizm ve iklim sistemleri hakkında bugün söylenenleri hayal bile edemiyorsak, yakın gelecekte kırsal yapı ve değerleri hakkında varsayımlar yapmak yersiz olabilir. Ancak biz herşeye rağmen, kırsal yaşamda köylü toplumunun refah seviyesini doğru (“doğru” nedir?) seçimler ile yükselterek devam etmesinden yanayız. İnsan elinin değdiği ekolojik elementler için (toprak, su, tohum, ağaç, dağ, vahşi hayat, vb), geleneksel kültür için, gıda için, ön görülemez değişimin uyumlanma sürecinde gösterilecek azami çaba için…

Kent ve köy topluluklarının her birinin içine düştüğü ve ilk bakışta farklıymışcasına algılanan tuzağın ortak paydası hız iken…

Sistemin eğitim, üretim, tüketim ve kazanç hesaplarının hepsinde hızın olabildiğince yüksek tutulmasına karşın, bizler aynı oyuncakların hızını düşürme mücadelesine girmek yerine, farklı oyuncaklar geliştirmeyi tercih ediyoruz. Belki de daha önemlisi, geliştireceğimiz oyuncakların yaşamsal değerler barındırması ve kırsalda köylü-kentli toplulukların entegrasyonu ile kırsal toplumun dönüşümüne katkıda bulunmak. Daha çok “doğru” seçerek ve üreterek…

Evet, kime göre, bu “doğru”?.. Bunu da hiç acele etmeden, birlikte tanımlamak yerinde olur.

Kapatılmış okulların yeniden okul olarak hizmet verebilmesi için yukarda değindiğimiz gibi aşılması gereken çok engel var. Buna karşın, bu binaların onarımı sağlandığında, hiçbir yapısal düzenleme gerekmeksizin yeni bir amaca hizmet sağlanabilir: okul öncesi çocuklar ve yetişkinler için köy eğitim merkezleri…

Halk eğitim merkezleri ilçelerde kapsamlı ve iyi düzeyde programlar sunuyor. Arıcılık, müzik, İngilizce, boyama, hayvan yetiştiriciliği, fidancılık, işletmelerde hijyen, bilgisayar, satranç, hızlı okuma, hasta ve yaşlı eğitimleri bunlardan sadece bazıları… Köylüler bu kurslara katılabiliyor mu? Çoğu kez hayır. Gün boyu çalışan bir köylünün akşam saatlerinde köyünden 20 kilometre mesafede bir adrese ulaşması mümkün olamıyor.

Köy sorun ve ihtiyaçları gözetilerek benzer eğitim programları terk edilmiş köy okullarında verilebilir mi? Ulaşım sorunu olmadan, evinden yürüyerek gelinebilen köy okulunda herkese eğitim. Kentli ve köylünün buluşması, fikirlerin paylaşımı, yeni fikir ve doğruların doğması, bilginin yapılanması. Sosyal hayatın ve ilişkilerin yapılanması. Okul öncesi çocuklara okul çatısı altında, yerel sevgi ile destek sağlanması. Okumaya, dinlemeye, paylaşmaya ilk adımlar… Öğretmen ve öğrencinin yer değiştirebileceği okullar…

20160504_195641

Dünyanın siyasi ve ekonomik akışı, ekolojik bilinmezler kadar karmaşık. Hızın çok revaçta olduğu bir dönemin alevli girdaplarında kaybolmamak için alternatif modellere ihtiyacımız var. Mevcutla mücadele etmek yerine, yeni doğrular yaratarak, dönüşümü kent ve köy kutuplaşması yerine, bütünü üçüncü bir alana taşıyarak. Yeni toplumun tohumlarına doğru… Kuşkusuz ön koşul, el ele vermek.

Umutlarımız içinde yayınlandı

Köylerimizde Çöp Meselesinde Çözüme Doğru

Türkiye’de köylerdeki çöp sorunu sadece bu işe baş koyan İl Özel İdaresi ve kaymakamların bağlı bulunduğu bölgelerde çözüme ulaşabiliyor (*). Belediye sınırları içinde çöpün toplanması ve temizlik bir kamu hizmeti iken, köylerde denetimsiz olarak özellikle zirai ilaç kutularının derelere atıldığı, ilaç depolarının dere sularında yıkandığı bir ülkede içme suyu ve sulama barajlarından elde edilen suyla yetişen gıdalarımız ne kadar sağlıklı olabilir? Yakılan poşetlerin çıkardığı zehirli gazlar ise daha büyük bir kirlilik…

Bu konu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kadar, Tarım Gıda ve Hayvancılık Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı’nı da ilgilendiriyor. Köylerin münferit çabaları ile çözüm arayan çöp meselesi için ülke bütününde köylerde çöp meselesine çözüm getirecek yasal düzenlemelere ihtiyaç var.

Sağlık, eğitim, teknoloji, enerji, ekonomi gibi başlıklarda örnek aldığımız “batılı görüş” içinde belki de en kıymetli model çöp toplama sistemleri olabilir. AB’de ve ABD’de köyler ve belediye sınırları arasında çöp toplama sistematiği ve temizlik seviyelerinde, Türkiye’de olduğu gibi, belirgin farklar yoktur.

Kendimize niçin Kaliforniya’daki köyleri örnek almayalım? http://www.wm.com/location/california/ventura-county/westlake/residential/index.jsp

Bir diğer örnek:

http://www.villageofrivergrove.org/waste/wastegen9-2011%20.pdf

Bayramiç’te belediye sınırları dışında kalan köylerimizde (belediyemizin sorumlu olduğu alanlar dışında) “çöp” meselesi çözüm bekleyen öncelikli bir konuydu.

Ağustos 2015 itibariyla Kaymakamlığım köylerde fert başına aylık 1 TL hizmet bedeli karşılığında Bayramiç köylerinden çöp kamyonu ile çöp toplanmasına başlandı. Bu çok değerli adımın gelişmelerini takip edeceğiz.

 

çöpler1

Aşağıdaki yazı, 1 Kasım 2014 Cumartesi günü, Beşik Köy evinde yaptığımız toplantı doğrultusunda hazırlanmıştı:

1- Köylerin büyük bir çoğunluğunda çöpler toplanamamaktadır. Çöplerin gelişigüzel olarak yol kenarlarına, ağaçların kuytusuna, ormanlık alanlara, dere yataklarına atılmaması veya köy sakinlerinin evlerinin yanına dökmemesi gerekir. Bazı köy muhtarları iyi niyetle köy çöplerini toplamakta ancak köyün yanı başındaki dere yatağına veya yol kenarında görünmeyen bir yere alabora ederek, istemeden de olsa, çöpün ve kirliliğin birikmesine sebep vermektedir.

2- Çöplerin köy merkezinde belirlenecek yere getirilmesi, muhtarların gözetiminde ve her köylünün kendi sorumluluğunda olmalıdır. Bu sorumluluğu özenle yerine getiren ailelere ödül veya inatla olumsuz tavır gösterenlere cezai uygulamalar düşünülebilir.

3- Çöplerin CAM – PLASTİK – METAL – ORGANİK MADDE olarak (tercihen ve olabilirse) farklı varillerde veya alanlarda depolanması sonucu bunların dönüşümü ve elde edilebilecek gelirler köy için önemli bir motivasyondur.

4. Özellikle zirai ilaç kutularının veya ilaçlama araçlarının depolarının yıkanarak derelere veya dere yataklarına boşaltılması, ayrıca hayvan leşlerinin derelere veya baraja atılması kesinlikle yasaklanmalı ve önüne geçilmelidir. Bu paralelde, zirai ilaç kutularının depozitolu satışı konusunda yasal mevzuat çalışmaları yapılabilir.

suguzegah copy

5. Plastik esaslı çöplerin yakılması içinde bulunduğumuz doğal ortam açısından çok tehlikeli ve zararlı bir girişimdir. Çöplerin yakılmasının önüne geçilmelidir.

6. Çöplerin köylerden haftada 1 kez alınması ve ilçe merkezinde ayrıştırılmış şekilde depolanması için belediyeden çöp kamyonu desteği alınabilir. Bu araçların haftalık mazot ve hizmet masrafları belirlenerek, kaynak konusunda çalışmalar yapılmalıdır. Konuyla ilgili firmalardan veya Çanakkale Ticaret Odasından sponsorluk sağlanabilir. Bütçe desteği talebi için, İl Özel İdaresine bir proje sunulabilir. Çöplerin ayrıştırılması durumunda, bu atıkları toplayan firmaların köylere gelişi organize edilebilir.

7. Çöplerin köylerde usule uygun toplanıp toplanmadığı konusunda gönüllü bir çalışma grubu kaymakamlığa destek verebilir ve belirlenecek yöntem dahilinde bir koordinasyon merkezi üzerinden iletişim kurulabilir.

8. Köy muhtarları, gönüllü çalışma grubu ve kaymakamlık koordinasyon ekibinin yapacağı eğitim çalışmalarına ilave olarak, cami hocaları, köy ziyaretinde bulunan aile hekimleri ve veterinerlerden de destek alınabilir. Okul öğretmenleri de çocuklara farklı formatlarda eğitimler verebilirler (“Bayramiç’te Çöplerimizi Ayrıştıyoruz” başlıklı resim yarışması vb.).

9. İlçe sınırları içinde, özellikle pazar yerinde ve marketlerde, plastik poşet kullanımında sınırlamalar getirmek konusunda, – benzer uygulamaları daha önce başarmış şehir ve ilçeler örnek alarak, bir proje başlatılabilir.

10. Bayramiç köy ve çevrelerinin temiz tutulmasıyla, topraklarımız, yer altı sularımız ve baraj suyumuz çok daha kaliteli bir nitelik kazanacak; gerçekleşecek geri dönüşüm çalışmaları sonucu ekonomik gelirin yanısıra, kompost, gübre gibi köylümüzün ihtiyaç duyduğu ekolojik katı maddeleri sağlanabilecektir.

Umuyoruz köylerden çöp toplatılması yerel bir inisiyatif olmaktan öteye, tüm Türkiye’de yasal bir altyapı ile çözüme kavuşur.

—————–

Yasal çerçeve: KATI ATIKLARIN KONTROLÜ YÖNETMELİĞİ

Belediye ve mücavir alan sınırları içinde belediyeler, bu alanlar dışında ise mahallin en büyük mülki amiri, yukarıda belirtilen ve ihtiva ettikleri zararlı maddeler dolayısıyla toplanması, değerlendirilmesi veya bertarafı özel işlemler gerektiren atıkları, 27/8/1995 tarihli ve 22387 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği ve 20/5/1993 tarihli ve 21586 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliğine göre bertaraf eder veya ettirir.

2872 SAYILI ÇEVRE KANUNU UYARINCA VERİLECEK İDARİ PARA CEZALARINA İLİŞKİN GENELGE 7) ATIKLARA İLİŞKİN CEZALAR

(…)

b) İçme ve kullanma sularında 1) Çevre Kanununun 9 uncu maddesi uyarınca belirlenen koruma esaslarına aykırı olarak içme ve kullanma suyu koruma alanlarına, kaynağın kendisine ve bu kaynağı besleyen yerüstü ve yeraltı sularına, sulama ve drenaj kanallarına atık boşaltanlara 48.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. (Madde 20/n/Birinci paragraf)

—————–

(*) Bayramiç Kaymakamı Sayın Kemal Kızılkaya’nın daha önce görev yaptığı Konya’nın Cihanbeyli ilçesi köylerinde gerçekleştirdiği proje:

http://www.cihanbeyli.gov.tr/default_B0.aspx?id=175

 

Cihanbeyli Köyleri Katı Atık Toplama İşi (12) Cihanbeyli Köyleri Katı Atık Toplama İşi (5

Gelişmeler (19 Mayıs 2015): Çok sevindirici bir haber duydum; Bayramiç İlçe Özel İdaresi’ne köylerden çöp toplamak üzere 1 adet kamyon alınmış. Geçtiğimiz günlerde ise, köy halkı ile birlikte dağdan Yaz aylarında bahçelerimizi sulamak üzere ark yolu çalışması yaparken muhtarımız köyün çöplerinin toplanması ve çöp varillerinin kontrol edilmesi için bir köylümüz ile anlaştı. Zannediyorum, yakın bir gelecekte köylerimiz çöplerden kurtulmaya başlayacak.

Umutlarımız içinde yayınlandı | 3 Yorum

Agro-Turizm Üzerine Çeşitlemeler

Para dergisinden Ceyhan Konuk beni telefonla arayıp, organik tarım çiftlikleri ve üreticileri hakkında bir yazı hazırladıklarını ve konunun agro-turizm odaklı olacağını söyler söylemez son söyleyeceğimi ilk önce dedim: “Eyvah, bu iş tehlikelidir!”.

TUR

TUR

TUR

TUR

TUR

TUR

Bu yazı üzerine, farklı kişilere ait bazı görüşleri alt alta paylaşmak isterim:

  • Sıkıntı olmayabilir ama çok zor doğrusunu kurgulamak. Turizm anlayışı değişmeli.
  • Asıl sorun Türkiye’nin çok bilmiş (hatta arsız) kentlisinde. Bu konuda çok işe yarayacak bir tez yazılır. Konuya meraklı üniversite öğrencileri çıksa da, tam teşeküllü bir dosya hazırlasak.
  • Maalesef tam öyle olamıyor. Kente dair ne kadar kötü alışkanlık varsa, onlar da köye taşınınca, köyler kent oluyor. Şu anda köydeyim ve görümcem annesine bir önceki koltuk takımını yolladığı için, üst kattaki deniz manzaralı, nefis kitap okuma sedirimin yerine onlar yerleşmiş mesela Sedircağızın dantelli örtüleri kalkmış, kendisi de bahçeye atılmış, bir süre sonra çürüyüp gidecek ve sonraki nesiller de sedir nedir ne duyacak,  de bilecek.. Buna benzer daha nice örnek..
  • Tam olarak öyle değil ama gidişat da güzel değil. Birşeyler yapabilme noktasındayız sanki. Kendimize hakim olmayı ve yok etmeme becerisini kazanabilirsek, alışkanlıklarımızı dizginliyebilirsek. Bugünkü gözlemim de güzelim taş evlerin yıkılmaya bırakılması ve biriket gibi berbat bir malzemeden ev yapılmaya çalışılması..  Ayrıca köylerin içindeki apartmanların da devlet dairelerine ait olması… Askeriye, köy işleri binaları vs…
  • O tarihte yönetmen Yüksel Aksu ile telefonla görüştüm. Dedim ki “film bu şekliyle yanlış anlaşılacak; 1 saat eşek turu yaptırmak, domates salçası yapmaktan daha akıllıca gösterilmiş”. “Evet, haklısınız, filmin 2. bölümünü de yapıcaz” demişti. Ama henüz haber yok.
  • Bu konuyu sıklıkla dile getiyorum ve her seferinde hafiften kulağım çekiliyor. Korkarım, hakim bu mantalite köyü yaşanmaz üretilmez hale getirecek. Bir dekor olarak sunulan ve kabul gören köyün köylüsü de doğal olarak aktör olacağından köy, naturasındaki işlevinden çok uzaklarda geziniyor olacak. Cânım kentin, okul görmüş- ideoloji yoksunu-çiçek çocuklarının oyun alanı olacak. Nitekim, ilgili dergi haberinde köylülüğü topluluk olarak savunan, işin hassasiyetine dikkat çeken sadece bendim sanırım.
  • Kırsala göçü aklına getirenin belli nedenleri var; maddi sıkıntı yaşıyor, boşanmış hafiften depresyonda, kentten nedensiz sıkılmış yeni bir arayış içinde, ideolojilerini kaybetmiş gençlik yeni bir amaç keşfetmiş, ….. ya da gelecekte hayatta kalmanın tek yolunun kendi yiyeceğini üretmek, kendi hayatını yönetmekten geçtiğini idrak etmiş (ki bu çok fazla açılım istiyor ama sen anlarsın nasılsa yazmaya gerek yok). Sonuncu, üreten, kendine yetenin fazlasını paylaşan sorumlu insan modeli, gerçek köylü. İhtiyaç duyulan bu sonuncu tip. Diğerleri yoz hayat modelleri üretmeye devam ederler. Permakültürcülerde de durum aynı; bir meslek olarak edinme peşinde ilgi duyan insanların çoğunluğu. Eğitmenliğinden, danışmanlığından, çiftliğinden, refahını yükselteceği gelir kapıları olarak yararlanmayı tercih ediyor. Çiftçiliği bir meslek olarak algılarsan fena; ardından haklı çıkma, had bildirme çabaları gelir. Aman deyyim. 😎 bizim toplumun karakter yapısı böyle ama kabul etmek gerek artık, hiçbir konuyu yüzeyden derine dalıp irdelemek alışkanlığı, arzusu taşımıyoruz, sığ sular güvenli geliyor bize.
  • Yaşadığım köyde komşularımın bana rehber olmasından çok memnunum. Bence köy ya da kırsala yerleşmiş kentlilerin de köylünün rehberliğine ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.
  • Turizm toprağın rant değerini yükseltir, yaşamsal değerini (tüm yerel değerleriyle birlikte) çoğu kez gömer. Bu yüzden ekonomik kanatlanmalara rağmen gerçek anlamda büyük risk getirir uğradığı yere!
  • Adı üstünde “trend”…ve trendler kentlerde gelişir. Gelişmiş kentlerde gelişir. Genelde kent kültürüne (mevcut kapitalist kültüre) ait olmayan, başka dünyaların yerel-doğal-geleneksel yaşamına mahsus şeylerden ithal edilir. O alana bir rağbet oluşturulur ve o satılır. Mesela hergün koşuyor ve çeşitli fizik kültür sporları yapıyorsundur ama yoga diye, hint dansları diye birşeyler var; alır trendleştirirsin, binlerce fitness stüdyolarında insanların bu tür paketlere akın etmesinı sağlayarak yeni bir pazar alanı açarsın. Alt felsefesinde zaten mevcut olana alternatif olarak sunulur. Artık insanlar diğerinden bıkmıştır. O alanda pazar doymuştur ve çöküştedir, rutindedir, arayıştadır. Yeni bir adacık oluşturulur ve oradan devasa bir piyasa-pazar ekonomisi doğar.Çiftliklerde çalışma konusu, Avrupa ve Amerika ülkelerinde bir sıralar, harici ülkelerden dil öğrenme programları çerçevesinde idi. Sonra çalışan çocuklu aileler yanında çocuk bakıcılığı karşılığında dil öğrenme programlarına çevrildi ve bu alan terkedildi. Daha sonra sanırım Avrupa ve Amerika TV’lerinde de program icatçılarının bu tür deneylemelerle TV-program konseptleri geliştirerek yolu açtığı furya oldu. Zaten ilk TV program vs. deneylerle gündeme oturur ve sonra çeşitli versiyonlara bir ticari alan doğar. Doğan o ticari alan da fonlarla desteklenir. O süreçte işin içine girmeyen meslek disiplin alanı kalmaz. Doktorlardan, psikologlardan, pedogoglardan sosyologlara, gıda mühendislerinden, tarım, besicilik ekspetlerine, politikacılardan, gazetecilerden, doğa aktivistlerine, turizmcilerden, yatırımcılardan ekonomistlerine kadar tam teşekkül bir platform engin bilgi ve çalışmalarıyla alanın endüstriyel ve toplumsal alt yapısını besler. Endüstriyel üretim-tüketim büyük sorun oldu. Bak, artık ne yediğimizi bilmiyoruz. Ne yediğini bilmek mi istersin? Organik beslenmek mi istersin? Tatillerde çiftlik yaşamını tatmak mı istersin? Çocuklarını doğal yaşamla tanıştırarak büyütmek mi istersin? vs. vs.Artık köy yaşamının, köylülüğün kalmadığı, ufak, aile ölçekli doğal özüretim yerine herşeyin endüstri sektöründe işlenerek biçimlendiği, halk ekonomisi-yerel değer ekonomisi yerine sentralize olmuş, standartlaşmış yatırım-kar hesaplarına geçildiği bir alan doğar. O “süreklilik” denen kelime, kapitalist piyasanın anladığı ekonomi ve yaşam sürekliliğini kastettiği için, bunu oluşturmayı hedef almayan her girişim, tam aksine onun karşısında düşmanlık geliştireceği bir ideolojik girişim olmuş olur. Orada artık süreklilik değil, yerle bir ediş desteklenir.

    Depresyonda mısın? Burnout musun? Kentte kötü huylar edinmiş çocuğunu mu yola getiremiyorsun? Aşırı kilolarından mı kurtulamıyorsun? Sigarayı mı bırakmak istiyorsun? Şık bir kentli kadını, erkeği olarak ya da böylesi arkadaş grubu olarak bir çiftlikte ya da bir besici ahırında ne kadar dayanabileceğini mi göreceksin? Devamlı büroda çalışmak sağlığına zararlı ve dengeyi bulmak için tam tersi bir aktivite yapmaya ne dersin? Bir çiftçi, köylü eşi olarak yaşamayı göze alıp almayacağını görmek ister misin? falan filan…

    Sonra olay, bu yönde çalışmalara, turizme, ciddi manada açık…

  • Permakültürcüler farklı bir evrende yaşıyorlar. Hayatlarında hiçbir ürün yetiştirmemiş olanlar bile kurstan sonra para kazanmak için ‘köylüyü aydınlatma’ hayalleri kuruyorlar. Geçiniz. Agro Turizm’in ise, ne kadar tartışılıp yazılıp çizilse de, aslında altından hava geçiyor çünkü bir yasal altyapısı yok. Gözden ırak yaparım derseniz, mesele yok. Ama şimdilik turizm mevzuatına uygun, belirlenmiş kriterler yok. Bir kamping işletmecisi ihbar etse, gelenler misafirim mi diyeceksiniz? İsterseniz paranoya olarak yorumlayın ama turizmde geleni gideni emniyet birimlerine bildirme zorunluluğu işletmeciyi de bir bakıma korur. Büyük kentlerdeki sorunlarından kaçan insanlara barınak sağlamak bir sürü hesaplayamadığınız sorunlara yol açabiliyor. Ben turizm değil, tanıdığım birkaç kişi ile bir mini köy modelini tercih ederim. Tecrübe konuşuyor, ak sakalıma güvenin!

İzlemediyseniz, muhakkak vakit ayırın :

Agro-turizm konusunda olası temel riskler özeti:

  1. Gelen ziyaretçilerin çevrede sebep olabileceği kirlilik ve diğer sosyal zararlar.
  2. Agro-turizm gelirleriyle ilgili fazla iyimser tahminlerde bulunmak ve finansman krizi.
  3. Gelen ziyaretçi sayısı ve konaklama tesisi artışının çevrede yaratacağı olumsuz koşullar.
  4. Tarımsal üretimin azalması, endüstriyel gıda tüketimi esaslı yaşamın başlaması.
  5. Geleneksel bilginin kaybolması.
  6. Yerel olmayan yatırımcıların çoğalması; yerel topluluğun işçileşmesi.

Tek çare, agro turizm geliri oluştururken tarımsal gelir ve faaliyetlerin denge içinde yürütülmesinden geçiyor. Agro-turizmin sürdürülebilirliği, yerel yaşam koşullarını hızla tüketmeden, geleneksel bilgiyi ve kırsal sosyal dokuyu yarınlara taşımayı sorumluluk olarak kabul eden insanların kararlılığına bağlı. Adı üzerinde “agro” diyorsak, tarımın göstermelik değil gerçek anlamıyla, yani köylüsüyle orada olması gerek.

Umutlarımız içinde yayınlandı | Yorum bırakın

5. Bayramiç Tohum Takas ve Yerel Ürünler Şenliği’nin Ardından

takas2015-a

PANELLER

Bayramiç’te bu yıl beşincisi düzenlenen etkinliklerin ilk gününde iki panel vardı. Panelin onur konuğu doğa dostu, biyodinamik ve Japonların geleneksel Shumei tarım ilkelerini Afyon – Başmakçı’da titizlikle uygulayan Vehbi Ersöz idi.

takas2015_01

İlk panel başlığımız, “Yerel Türler için Envanter Yöntemleri” oldu. Bayramiç’in yerel sebze veya meyve türlerinin envanter (döküm) çalışmalarının yapılabilmesi için ne gibi yöntemler izleyebiliriz? Kaybolmakta olan türlerin ötesinde, Vehbi Ersöz önce “malımıza sahip çıkmak” meselesinin önemini hatırlattı:

”Biz malımıza sahip çıkmazsak, birileri gelir ve sahip çıkan bulunur. Cevizin anavatanı Türkiye, ama bugün için dünyada en çok ceviz satan ülke Amerika. En çok cevizi ağacı olan ülke diye bir sıralama yapıldığında ilk sırada Türkiye var, sonra Çin ve Amerika geliyor. Ceviz satışına bakarsanız sıralama Amerika, Çin ve Türkiye şeklinde gidiyor. Türkiye’nin üçüncü sırada yer almasının sebebi cevizlerinin çoğunun erkek olması. Amerika nasıl birinci oldu? Osmanlı’da ülkeden tohum çıkarmak yasaktı. Abdülhamit döneminde Anadolu’nun çeşitli yerlerinden bir çuval ceviz kaçırıldı, ıslah edildi ve yeni türler ortaya çıktı. Amerika, büyük plantasyonlar oluşturup ceviz üreticiliğinden birinci sıraya yerleşti. Türkiye’de kime bir ceviz türü sorsanız Chandler (Çendlır) der, yani Amerikan cevizi. Benzer örnekler bütün ürünlerde görülebilir. Akşam yoğurt yerken konuştuğumuz bir konudan söz etmek istiyorum. Bütün dillerde yoğurt Türkçedir. Türk Gıda Kodeksi hazırlanıyor; bunu yapanlar Türkiye’deki örnekleri bulmak yerine Fransa’daki Danone firmasından bilgi alıyorlar. Bu GDO’lu ürünlerde de öyle. Çiftçiler binlerce yıldır diktikleri tohumları ıslah edip, bölgeye uygun türler geliştiriyorlar, ancak kimse bu benim tohumumdur demiyor. Ancak bir biyoteknoloji firması tohuma bir gen transfer edip, tohumu sahipleniyor, patentliyor. Siz de tohumu bu firmadan alıp bir de patent parası ödüyorsunuz. Burada tohumların envanterinden söz ediyoruz, ancak ikinci aşamada bu türleri niye koruduğumuza bakmalıyız. Amaç ıslahtır. Örneğin, Elma… Yaşlıların hatırladığı elma türleri bugün pek yok. Ankara Armudu, Bey Armudu ve benzeri; eski, yerel çeşitlerdi. Bunların yerel diye anılması şöyle olur, bir çiftçi Ankara’dan bir fidan alıp biraz geliştirip yetiştirdikten sonra soranlara da Ankara’dan getirdiğini söyler ve bu tür o isimle anılmaya başlar. Bunların envanterde farklı bilimsel adları olabilirdi, yöresel olarak farklı isimlerle devam ediyor. Tekerekşi, tekerleğe benzeyen küçük ekşi bir elma. Şıkıdık Elma, çekirdek boşluğu çok geniş dıştan ses çıkarıyor, Eşekgötü Elması, eşeğin arka tarafına benzediği için bu isimle anılır. Bazıları hastalıklara dayanıklı, bazıları dayanıksızdır. Üreticiler bu türleri ıslah ederek yeni türler geliştirir. Tekerekşi Karaleke’ye çok dayanıklı değil. Bölge nemli bir ortamsa, o zaman Karaleke’ye dayanıklı bir türden aşı yapılıp ıslah edilir. Bu nedenle yerel türlerin de korunması ve ıslah edilmesi önemli.”

Yerel türlerin envanterinin, ıslahının ve devamının gerçekleştirilebileceği çalışmalara paralel olarak, 5553 sayılı Tohumculuk Yasası’nın yerel tohumları da destekler nitelikler taşıyan yönetmeliklere olan ihtiyacına vurgu yapıldı. Şüphesiz, yerel tohumların korunabilmesi ve ıslahında destekleyici yasal düzenlemelere ve kırsal geleneksel bilgiyi içine katan yerel projelere de ihtiyacımız var.

takas2015_02

Vehbi Ersöz, panelde yerel tohumlar konusunda bazı deneyimlerini şöyle dile getirdi:

“Afyon denince ilk akla gelen haşhaştır. Afyon’da haşhaş tohumları sürekli olarak ekilirdi; yerele uyumlu bir çeşittir. Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) ekimi yaptırır, haşhaşın kabuğunu TMO’ya teslim edersiniz. Sizde tohumu kalır. Eskiden yağı çıkarılır ya da ezmesi yapılıp, kahvaltıda balla pekmezle karıştırıp yenilirdi. Son yıllarda TMO ıslah çalışmasına girişti. Haşhaşın farklı çeşitleri var (mavi, beyaz, sarı); mavi yazlık, beyaz ve sarı kışlık diye bilinir. TMO ıslah çalışması için yerel tohum bulamadı. Epey arandıktan sonra Sandıklı’nın bir köyünde “hanay” denen eski tip bir yapıda haşhaş tohumu bulundu ve ıslah çalışması başlatıldı. Tohum bankalarında ilelebet tohum saklayamazsınız; tohum canlıdır ve bir ömrü vardır. Çimlenme gücü zamanla azalır. Sebzelerden örnek verirsek, pırasanın çimlenme gücü 1 yıldır. İkinci yıl çimlenme gücü düşer. Cam kavanoz ya da bezde saklamak gerek; plastikte saklarsanız tohum ölür, plastik hava almaz. Domatesin çimlenme gücü 6 yıldır. Tohumun korunması için sürekli olarak ekilmesi gerekir. Türkiye’de yerel tohum deyince akla pembe domates gelir. Aslında orijinali 500 yıl önce İspanya’ya getirilmiştir, daha sonra İspanya kralı da Osmanlı’ya çiçek olarak hediye etmiştir. O tarihte domatesin meyvesi yenmiyordu çünkü köpek üzümü denen zehirli bir türe benzetiliyordu. 150-170 yıl önce domates olarak yenmeye başlandı. İlk geldiğinde Osmanlı’nın sebze-meyve bahçesi Bulgaristan… İlk olarak orada dikiliyor. ‘Kargacık burgacık’ denen ince kabuklu sulu çeşit balkan domatesi olarak geçer. Anadolu’ya Bulgaristan’dan gelmiştir. Anadolu’ya geldiğinde kızarmış domatesler çürük zannedilip atılıyordu, zira sadece yeşil yeniyordu. Domates yeşilken C vitamini açısından zengindir, kızardığında likopen oranı artar. Balkan muhacirleri kırmızı domatesleri alıp, salça yaparak değerlendiriyordu. Pembe domates hibrittir, ektiğinde iki çeşit çıkar. Bir köken pembe, bir köken kırmızı olur. Yerel tohum olarak pembe domatesi örnek gösteriyoruz, çünkü ticari olarak uygun bir ürün değil, nakliyeye dayanıklı değil.”

Bayramiç’in Mollahasanlar köyünde yaşayan Sevgi Akar ise Dr. Zerrin Çelik’in doktora tezindeki (1) yerel tohumların muhafazası konusunda dünyadaki uygulamalara ilişkin bilgileri hatırlatırken, kendi deneyimlerinden de bahsetti:

“Bayramiç’te yaşayanlar olarak her gün Kazdağı’na bakıyorum. Milli Park’ta 38 çeşit endemik tür var, bunları biliyoruz ama sadece burada yetişen sebze ve meyveleri bilmiyoruz. Kayıt altına almak işin birinci aşaması. Kendi araştırmalarımda yerel tür olarak, yaşadığım köyün çevresinde 4 çeşit meyveye rastladım; özellikle Elma ve Armut çeşitlerinde kapsamlı ve uzun bir çalışma gerekli. Üniversitelerin içinde yer almadığı her hangi bir çalışma kanımca yeterli olmayacaktır. Ben adımları şöyle öneriyorum:

  1. Kayıt altına almak.
  2. Türlere sahip çıkmak: Sadece tohum bankasında saklayarak tohumlara sahip çıkılamaz, öncelikle köylüler tarafından tohumların ekilmesi gerek.
  3. Islah: Islah için çiftçilerin ve bilim insanlarının ortak çalışması gerekiyor. Dünyada örnekleri var.
  4. Ürünleri ticari hale getirmek önemli. Aksi halde sürdürmek ve korumak zor.

Beşik Köyü’nden Yonca Demir’in tespiti önemliydi: “Yoldaki hedeflerden biri herkesin bu türlerden az miktarda üretip, pişirip birlikte yemesi de olabilir. Ticarileşmek tek koşul değil!”

İlk panelde, öne çıkan görüşleri şöyle özetleyebiliriz:

  • Bölgede birçok yerel tür var; ancak isimleri konusunda fikir birliği yok. Örneğin, aynı Elma için farklı isimler kullanabiliyoruz.
  • Özellikle kaybolmaya yüz tutan türleri yakından tanıyanları bulmak, yaşlılarla iletişim kurarak, türler hakkındaki bilgileri derlemek.
  • Türün adı kadar, nasıl yetiştirildiği, hangi hastalığa ne kadar dayanıklı olduğu, nasıl pişirildiği, nasıl saklandığı gibi bilgilere ulaşmak da önemli.
  • Belgeleme konusunda çalışmak üzere bir çalışma grubu oluşturmak. Geçmiş yıllarda Muğla’ya bağlı Datça ve Bodrum’da çalışmalarını yoğunlaştıran Meyve Mirası Grubu’nun deneyim ve önerilerinden yararlanılabilir.
  • Tespit ettiğimiz öncelikli (yok olmaya yüz tutan) türleri kendi bahçelerimizde de yetiştirmek.

İkinci panel başlığımız, “Tarımsal Biyoçeşitlilik Üzerindeki Tehditler ve Olası Çözümler” idi…

Tarımsal Biyoçeşitlilik bir yandan yasalarla korunmaya çalışılırken, doğayı ilgilendiren yönlerinden ziyade ekonomik verimlilik meselesi öne geçtiğinde genel gidişat monokültüre kayıyor.

Vehbi Ersöz şu tespitleri yaptı:

“Küçük çiftçi açısından bakıldığında benim tarıma bakış açım bir iktisatçının, büyük şirketlerin bakış açısından farklı. Büyük şirketler, tarımsal araziler parçalı, tarım nüfusu fazla, bu tür politikalar dayatılıyor ve istedikleri genelde parçalı araziler büyük plantasyonlar olsun, şirketlere satılsın veya kiralansın. Köylüler işçi olarak çalışsınlar. Monokültür tarım ve hayvancılık yapılsın. Sırf mısır yetişsin veya bir şirket tek bir köyde meracılık yaptırsın. Biyoçeşitlilik lafta kalıyor, küçük çiftçileri bitiren politikalar uygulanıyor. Türkiye’nin stratejileri monokültüre doğru. Mehmet Altan gibi iktisatçılar tarım adına konuşurken köylülük bitirilmeli diyorlar. Köylülük bir kültür ve bir yaşam biçimi; şehre benzemez. Köyde herkes birbiriyle, düşmanı dahil, selamlaşır. Köyde monokültür yapılmaz, köylüler farklı ürünler yetiştirir. Kendi ihtiyaçlarını da karşılamak üzere, hem de biraz daha bölgesel çapta satabileceği ürün de yetiştirir. Her şeyi eker, dışa bağımlılığı nadirdir. Portakal yetişmiyorsa kendi bölgesinde, sadece pazardan onu alır. Monokültür tarımda büyük çiftçi ailelerinin elindeki büyük topraklarda belirli bir ürün yetiştirilir. Sadece şeker pancarı üreticisi, besici, domates üreticisi vb. Diğer ürünler için hep tüketici konumundadır. 2001 krizinde Arjantin’de yaşanan sosyal patlamaya karşın, Türkiye’de toplumsal bir kargaşa olmamıştı; bir yanda, yabancı tarım şirketlerinin kontrolünde ve GDO’lu mısırın cenneti Arjantin, diğer yanda ise şehirlerarası otobüslerde yolcudan çok gıda taşıyan Türkiye vardı. Bu gıda, fabrikalardan gelmiyordu; köylü şehirli akrabasına kırsaldan hatırı sayılır bir destek vermişti. Arjantin’de ise, küçük çiftçilik çoktan eritildiğinden şehirler çaresizliği ve korkuyu yaşadılar.”

Küresel şirketlerin üretim kadar pazarlama güçleri de küçük üreticiyi tehdit ediyor, yok olmaya doğru itiyor. Bu endişelerin doğrultusunda, Mollahasanlar köyünden Emel Kızılcık’ın önerileri, küçük çiftçiler için pazarlama aşamasında önemli bir modeli işaret etti:

“Foça’da Yeryüzü Marketleri 3 yıldır başarıyla sürdürülüyor. Bunlar küçük kaldığında Belediye destek verebiliyor, ancak büyürse zor. Foça’nın örneği web sayfalarında var, iyi tarım sertifikasyon sistemine benziyor. İncelenebilir. Bu işe girebilecek köylüleri organize ederek bu yapılabilir, ancak kendi yaşamlarımızı da sürdürmek durumundayız. Tek kişi veya küçük bir grupla önayak olmak işin çapı ve sorumluluğu açısından zorlayıcı olabilir. Daha büyükçe bir grupla heyecanla destek olmayı çok isterim.”

Bayramiç’te daha önceki senelerde de gündeme gelen Katılımcı Onay Sistemi (KOS) esasında (2) üreticiler seçerek, köylü pazarının bir kısmından başlayarak bu niteliklerde gelişmesi sağlanabilir. Bu şekilde hem sağlıklı hem de yerel – geleneksel özellikler taşıyan tarımsal ürünlerin alıcılarla buluşturulması sağlanabilir. KOS sistemine üye olanların ürün kalite manifestosuna uyması ve periyodik olarak kalite kontrol sistematiğinin oluşturulması gerekiyor. Bu noktada, Tarım İl Müdürlüğü’nün ve Ziraat Odalarının yönlendirmeleri ve ürün dış girdilerinin analiz desteği son derece kıymetli.

Panelin sonucunda ortaya çıkan denklem basitti: Küçük çiftçi yoksa tarımsal bioçeşitlilik fakirleşmeye devam edecek, ancak küçük çiftçinin yaşayabilmesi için yegâne olasılık hak ettiği, adil kazancı sağlamasına bağlı. Bu sebeple, diğer alternatiflerin yanında, öncelikle nitelikli (doğa dostu, organik, etik) tarım yöntemlerini benimseyen üreticilerin aracısız olarak yerelde tanıtılması ve yerel pazarlarda özel yerler sağlanması gerekiyor.

Paneller tamamladıktan sonra Bayramiç’in eski köprünün yanı başında, Çınaraltı’nda hep birlikte çay içildi.

 

TOHUM TAKAS VE YEREL ÜRÜNLER PAZARI

 Tohum takas etkinliği cumartesi, sabah saatlerinde önce takas edilecek tohumların kaydı ile başladı. Bayramiç’te öğrenim gören gençler kayıt masasına gelen her tohum paketini üçe böldüler:

  1. Takas edilecek tohumlar.
  2. Etkinliğe tohumsuz gelen, ancak tohum almak isteyenlere hediye edilecek tohumlar.
  3. Gönüllü yerel çiftçilerce topraklarına ekilecek misal (örnek) tohumlar.

Tohumların takası ile birlikte, köylerden gelen geleneksel ve yerel lezzetler yer aldı renkli tezgâhlarda. Reçeller, şifalı yağlar, sabunlar, sirke, zeytinyağı, farklı buğday türlerine ait unlar, ekmekler, salçalar, tahıllar, pekmezler, çiçek şurupları, el işi örgüler sunulan ürünler arasındaydı.

takas2015_03

Her yıl yapılan etkinliklerin gerçekçi olarak gelişmesi iki koşula bağlı:

  1. Takas edilen tohumların kimliği, niteliği ve kalitesi hususlarında yorum yapabilmek. Bunun için misal (örnek) tohumların kontrollü şekilde ekilmesi ve takibi gerekiyor.
  2. Geleneksel köy mamul ürünlerin sürdürülebilirliği için üretim izin süreçlerinin kolaylaştırılması, üreticilere ve özellikle kadın çiftçilere eğitim verilmesi, köy üretimhanelerinde “asgari hijyen ve uygulama” standartlarının yeni yasal düzenlemelerle tanımlanması.

Her yıl Zeytinli köyünden kendi yaptığı geleneksel yiyecek ve içecek ürünleri ile katılan Emine Küpeli, etkinliğin her geçen yıl daha çok zenginleştiğini, karşılaştığı insanlar ve elde ettiği bilgilerin kendisi için yeni ufuklar açtığını ifade ediyor:

“Paylaştığımız tohumlar kadar, yerel bitki çeşitliliğimizi, onlardan elde edebileceğimiz farklı reçetelerde gıda ürünlerini konuşmak, tartışmak da harika bir duygu. Yazılarını okuduğum insanları karşımda gördüğüm zaman etkinliğin benim için keyfi bir başka oluyor. Üretmek için toprağımızı daha iyi tanımak ve imece usulü çalışmaları yeşertmeliyiz.”

 takas2015_05

ETKİNLİĞİN ARDINDAN

Etkinliklerde verilen kararlar doğrultusunda Bayramiç’te bazı komisyonlar kurduk. Tohumu, yerel meyveyi, yerel sebzeyi, yerel pazarı, köy değerlerini konuşarak ve daha yakından tanıyarak, bir sonraki yılın etkinliğini daha başarılı kılmak üzere… Her yıl yapılan etkinliğin bir öncekinden bir adım daha öne çıkması için. Bayramiç’te yaşayan köylülerin, kentten göçenlerin, yerel yönetimlerin ve sivil toplum örgütlerinin beraberce yaratabileceği öncelikli kıymet “mevcut” olanı fark etmek ve bunun üzerinden yola devam edebilmek. Doğa da zaten hep bundan yana değil mi?

 

Emeği geçen tüm kurum ve kişilere çok teşekkürler…

 

(1): Dr. Zerrin Çelik’in doktora tezi: TARIMSAL BİYOÇEŞİTLİLİĞİN KORUNMASINDA YEREL TOHUM BANKALARININ ROLÜ ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA: KARAOT KÖYÜ TOHUM DERNEĞİ VE YÖRESİ ÖRNEĞİ
http://www.adanafikirplatformu.org/UserFiles/File/tez-yerel%20tohum%20aglari.pdf

(2): Katılımcı Onay Sistemi (KOS), https://toprakanaplatformu.wordpress.com/katilimci-onay-sistemleri/

Umutlarımız içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü’nün Moldova Toplantısı

Eko IQ dergisinin Haziran 2015 sayısında yer almaktadır.

Yazan: Cem Birder

kei

16 –17 Nisan tarihlerinde Moldova’nın başkenti Kişinev’de sessiz sedasız ancak önemli bir buluşma gerçekleşti. Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ) Örgütü (The Black Sea Economic Cooperation, BSEC) toplantısının başlığı “Tarım Sektöründe Küçük Çiftçiler ve KOBİ’ler” idi. Konrad-Adenauer-Stiftung (KAS) sponsorluğu ile gerçekleşen etkinliğe tüm üye ülkelerin yanı sıra Almanya da katıldı.

Moldova Ekonomi Bakanı Yardımcısı Dr. Tudor Copacı, KAS Türkiye Başkanı Dr. Colin Dürkop, KEİ Yönetici Müdürü Meltem Güney, ve ERENET Bilim Direktörü Dr. Antal Szabo tarafından yapılan açılış konuşmalarında sektörün daha kaliteli ve verimli üretimine yönelik finansman ihtiyaçlarının yanı sıra, bölgede küçük çiftçileri ve KOBİ’leri olumsuz etkileyen, kritik öneme sahip bazı unsurlara vurgu yapıldı:

  • İklim değişikliği,
  • Uluslar arası büyük şirketlerin yarattığı haksız rekabet,
  • Rusya’ya uygulanmakta olan gıda ambargosunun direkt ve dolaylı etkileri,
  • AB sübvansiyonlarının dağılımı.

Ev sahibi Moldova’nın yanı sıra, Azerbaycan, Bulgaristan, Ermenistan, Gürcistan, Arnavutluk, Romanya, Rusya, Sırbistan, Yunanistan, Ukrayna ve Türkiye’den delegeler sunumlar gerçekleştirdi.

Toplantıya konuk olarak katılan Dr. Steffen Grossman, Almanya’da, tarım sektörü de dahil olmak üzere toplam işyerlerinin sayısal miktar olarak %95’inin ve toplam ekonomiye olan katkısı ile %51’inin aile işletmeciliğine ait olduğunu belirtti. 1970’lerde 1 milyon civarında olan çiftlik sayısı bugün yaklaşık 286 bin ve ortalama çiftçilik alanı son 40 yıl içinde beş misli artarak 586 dekara yükselmiş.

Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ) Örgütü üyesi ülkeler tarafından yapılan sunumlarda küçük çiftçiler ve KOBİ’ler adına benzer gerçeklere vurgu vardı:

  • Son 25 yıl içinde merkez kontrollü ekonomilerden serbest pazar ekonomisine doğru geçişte ülkeler kırsal alanlarda ve tarım sektörlerinde büyük değişimler yaşadı.
  • Ekonomik olarak değerlendirildiğinde, tarım sektöründe daha büyük başarı, serbest ekonomi uygulamaları ve özelleştirilmiş (devlet kontrolünden ayrılmış) topraklara sahip olan ülkelerde gerçekleşti.
  • Demirperde uygulamaları da dikkate alındığında, birçok ülke için aşağıdaki maddeler ekonomik ölçekteki reformlar açısından önemli rol oynadı:
    • Toprağın özelleştirilmesi.
    • Serbest pazar uygulamaları.
    • Gıda üretim ve dağıtım sistemlerinde serbestleşme, özelleştirmeler.
    • Yerel ve merkezi yönetimlerin uyumlaşma süreci.
    • Kırsal ve tarımsal destek programlarının gelişmesi.
  • Kırsal alandaki gerçeğin planlanandan daha karmaşık olduğu anlaşıldı ve yaşanan gelişmeler umulduğu kadar iyimser neticeler oluşturmadı.
  • KEİ Örgütü ülkelerinde küçük çiftçilere ait alanlar ortalama olarak 10-100 dekar. Geleneksel tahıl türleri ve karışık tür ekim (monokültür değil) ile elde edilen gelir ülke ortalamasının yaklaşık yarısı kadar ve bu gelir seviyesi bile ön görülebilir değil (garantisi yok).
  • Küçük çiftçilerin büyük çoğunluğu özel bir eğitim sahibi değiller; buna karşın geleneksel ve deneyimsel beceriler ön planda.
  • KEİ Örgütü ülkelerinde genel olarak tarım sektörü iki alt-sektörden oluşuyor:
    • Düşük katma değerli tarım ürünleri (tahıllar, yağ bitkileri, şekerpancarı, vb) üreten ve yüksek-mekanizasyon sebebiyle düşük miktarda iş gücü kullanan büyük ölçekli şirket tarımı,
    • Daha yüksek katma değerli ürünler (meyve, üzüm, sebze, patates, fındık, vb) üreten, daha çok sayıda insana ihtiyaç duyan ve açık pazarlarda ürünleri satışa sunulan küçük çiftçi ve köylü tarımı.
  • Genç nüfus çiftçiliği cazip bir iş alanı olarak görmüyor.
  • Hasat kalitelerinde belirsizlik (hastalıklar, iklim değişikliği, kuraklık, sel, vb), artan uluslararası rekabet, sağlık ve çevre yasalarındaki katı düzenlemeler, yetersiz altyapı (sulama, bakım, depolama, vb.) ve yaşlanmış makine parkı ve düşük yatırım imkânları küçük çiftçilerin son dönemde yaşadığı önemli sorunlar olarak gözüküyor.
  • Uluslararası ve büyük süper market zincirlerinin yarattığı sert rekabetçi ortam küçük çiftçilerin ürünlerini pazara (uygun ekonomik koşullarda ve bir takvim çerçevesinde) ulaştırma konusunda olumsuz sonuçlara yol açıyor.
  • AB’nin Ortak Tarım Politikaları (Common Agricultural Policy, CAP) ticaretin önünde farklı vergilendirmeler ve kotalar oluşturuyor.
  • Karadeniz Ticaret ve Kalkınma Bankası (Black Sea Trade and Development Bank, BSTDB), KEİ Örgütü’nün finans kuruluşu olarak tarım sektörüne alternatif çözümler sağlamaktadır. Bugüne dek tarım sektörüne 135 Milyon Avro kredi desteği vermiştir.

 

Küçük çiftçilerin geleceğinde olumlu sonuçlar oluşturabileceğine inandığım 3 projeyi toplantıda sunma imkânım oldu.

moldova_meeting_002

Her üç proje de temelde ekorasyonalist yaklaşımı benimsiyor.

ekorasyonalizm

PROJE #1: Toprak Ana

Gelişen teknolojinin ve e-ticaret hacminin küçük çiftçilerin markalaşması, ürünleri istedikleri fiyatlardan, perakende müşterilerine aracısız ve direkt olarak satışına olanak sağlayan www.toprakana.com.tr projesi… Geleceğin gıda güvenliği ve gıdanın çeşitliliğini (tarımsal biyoçeşitlilik) esaslarında merkezi üretim yerine ülkenin farklı noktalarında üretim yapanların bir araya geldiği bilgi paylaşım ve e-ticaret platformu. Beşinci yılında devam eden proje sadece doğa dostu tarım ve temiz gıda üreticileriyle el ele…

harita toprakana

PROJE #2: REAL (Raising Empathy for Agricultural Learning)

İngilizce “GERÇEK” başlığındaki proje,” tarımsal bilgi için paylaşımı yükseltmek” temasını taşıyor. Proje ağında yer alan üreticiler hem bilgi sağlayan hem bilgi alan konumdalar.

REAL 1

Kurulan elektronik bilgi ağında her bilgi için “Güvenilirlik Endeksi” atayan kurum aynı zamanda sistem yöneticisi konumunda.

“A Bilgisi” sisteme üye olan bir üretici tarafından girilir. Örnek olarak, A bilgisi: Haziran ayında her hafta birer kez ve toplam 3 kez, 1/10 oranında seyreltilmiş ısırgan suyu Elma ağaçları için Karaleke ve Elma İçkurdu riskini %80 engelliyor. Bu bilgi yönetici kurum tarafından mevcut bilimsel kaynaklar ve deneyim bilgileri taranarak değerlendirilir ve bilginin güvenirlilik seviyesine göre bir endeks numarası (GE) atanır; mesela “GE %75”. Bilgi ağ içinde ortak paylaşıma açılır. Sisteme üye olan her üretici bu bilgiye ulaşabilir ve ayrıca bilgi üzerine değerlendirme ve yorumlar ekleyebilirler. Yönetici kurum Güvenilirlik Endeks (GE) sayısını bu yeni değerlendirmelere göre değiştirebilecektir.

 

PROJE #3: İKİ BİNA PROJESİ

Kırsalın sürdürülebilirliği için gerçekleştirilen standart projelerin en önemli yanılgısı salt ekonomik çözümler yaratmaya çalışmak. Bugün tüm dünyada yaratılan “hızlı ve çabuk tüketim” toplumlarının rüyalarındaki kentler vaat ettikleri ışıltılı yaşamlarla kırsalın ve köyün “mutluluk” tanımını da değiştiriyor. Paraya zor kavuşanlar en yakın kasabaya, çabuk kavuşanlar ise büyük şehire göç edebilmenin peşindeler. Sadece yerel ekonomilerin güçlenmesi, köyün gelişimine bu nedenle destek veremiyor; diğer önemli ihtiyaç eskiden olduğu gibi köyde mutlu, huzurlu ve renkli yaşamları güçlendirmek ve özellikle gençlerin köylerini terk etmeyi tercih etmemelerini sağlamaktır. İki bina projesi, köylerde 1) Köy Evi ve 2) Geleneksel Köy Mamul Ürünleri Üretimhanesi kurulmak suretiyle yerel ekonomiyi güçlendirirken, köyün geleneksel değerlerini sosyal gücü ile birlikte yarınlara taşımayı hedefliyor. Çanakkale’ye bağlı Bayramiç ilçesinin Beşik köyünde geçtiğimiz yıl içinde onarılan ve yeniden düzenlenen iki bina bu projenin başlangıcını temsil ediyor.2 bina

iki bina köyevi 1

Köy Evi tadilat aşamasında…

 

iki bina cocuklar 1

köy evi 3

Köy Evi tamamlandıktan sonra kütüphane ve etüd çalışması…

 

iki bina üretim

Üretimhane binası ve toprak fırını…

 

iki bina üretim 2

Kazanda üretim…

 

KEİ Örgütü Moldova toplantısı sonuç bildirgesinde şu başlıklar öne çıktı:

  1. Üye ülkeler ulusal tarım stratejileri ve programları için öneriler sağlayacak.
  2. Hükümetler küçük çiftçilerin tedarik zincirlerinde daha güçlü olabilmesi için kooperatifleri ve yeniden yapılanmaları desteklemelidir.
  3. Hükümetler “küçük çiftçi” tanımlamaları netleştirerek, ulusal tarım stratejilerinde daha etkin ve rol model sağlayacak düzenlemeleri gerçekleştirmelidir.
  4. Hükümetler tarım sektöründe tekelci tutumlara izin vermemelidir.
  5. Tarım sektöründe finansman koşulları özel tarım kredileri ve sigorta programları ile iyileştirilmelidir.
  6. Küçük çiftçilere ait bazı tarımsal etkinliklerin sübvansiyonlarla desteklenmesi ve bu şekilde tarımın güçlendirilmesine ilişkin ekonomik politikalar KEİ örgütü ülkelerin vazgeçilmez esasları içinde yer almalıdır.
  7. Tarım sektöründe kalite unsurlarının geliştirilmesi rekabet gücünü arttıran esas olarak kabul edilmelidir.
  8. Tarımda deneyim paylaşımları ve başarı parametrelerinin daha iyi anlaşılabilmesi için, politika geliştirenler ve tarım sektörü idarecileri ile direkt ve periyodik iletişimler güçlendirilmelidir.
  9. Hükümetler, sınırlı kaynaklarını en iyi şekilde değerlendirebilmeleri için küçük çiftçilere ve KOBİ’lere yönelik bedelsiz danışmanlık hizmetlerini geliştirmelidirler. Ayrıca organik tarım gibi sertifikasyon bedelleri ve benzeri ücretler çiftçilerden alınmamalıdır.
  10. Yenilikçi stratejiler ve iyi örnekler, genç nüfus ve kadın çiftçileri sektörde tutmak ve motive etmek için çoğaltılmalı ve desteklenmelidir.

 

KEİ toplantıları kadar, Kişinev’in yeşil parkları, alçakgönüllü insanları ve Krikova’nın Atuan Mezarları’nı hatırlatan uçsuz bucaksız tünelleri unutulmaz anılar ve dostluklar oluşturdu. Çok sıcak duygularla döndük Kuğu Fırtınası günü, İstanbul’a.

Cпасибо (sbasibo) Moldova!

Umutlarımız içinde yayınlandı | 2 Yorum

Zincirin Beri Tarafı

Satın aldığımız gıdaların izini sürmek hiç kolay değil. 2014 yılı BM tarafından Aile Çiftçiliği yılı ilan edildi. Günlük yaşamlarımızın neresinde bununla ilgili bir şeylere rastlıyoruz? Bu yılın son aylarındayız ve süpermarketler, televizyonlar, gazeteler, işyerlerimiz, dost sohbetleri, hatta gezdiğimiz köylerde bile bu konuda en ufak bir işaret görmedik. Küçük çiftçilerin, geleneksel gıdanın, köy ürünlerinin doğal ve organik soslarda pazarlanması dışında içeriğine ilişkin derinlemesine bir sorgu yok. Bu yönde politik hiçbir samimi strateji yok. Karmakarışık bir zincirde özel ışıklandırılmış raflarda karşımıza çıkan endüstriyel gıdaların özüne giden yolculuğu keşfetmek neredeyse imkânsız. Mesele sadece yasal engeller değil; bu konuda araştırma yapabilecek hiçbir üniversite, kamu kurumu veya özel şirket sistemin güçlü muhalefetini göze alacak cesarete sahip değil. Daha da ötesinde, sistem arzu ettiği sonuçları, altında ”güvenilir” imza sahiplerine ait raporlar şeklinde üretecek yöntemlerle bu kurumlara zaten yeterince görev (ve para) yüklemiş vaziyette.

Ürünlere ait sorgulamada önce etiketleri düşünelim. Örneğin, otoparklı marketten atıştırmalık, meşhur markalı birkaç cips paketi aldınız. İçeriği, patates, modifiye nişasta, mısır özü yağı, tuz ve e katkı maddeleriyle zenginleştirilmiş baharatlar… Her bir maddenin geçmişiyle ilgili uzun yolculuğa göz atalım hayallerimizde (zira bu yolculuk detayları oldukça gizlidir ve asla gerçeği öğrenemezsiniz). Her birinin satın alımında daima ucuz olan tercih edilir; daha düşük fiyat baskısında, kalite denen hınzır parametre çıtası kabul edilebilir standartların asgari seviyesine takılı kalır. Ve bu hınzır rekabet koşullarında, öne çıkan ana hammadde mısırdır. Evet, azılı bir örgüt gibi çalışır mısır. Zira ortalama 30 bin ürün içeren bir süpermarketin tüm , – evet tüm, sadece gıda değil, ürünlerinin dörtte biri mısır içeriyor. Bunların büyük bir kısmı yediğimiz ve içtiğimiz gıdaların içeriğinde yazmaz bile. Farkında olmadan mısırla büyüyen bir toplum olduysak, bunun yegâne yaratıcısı endüstriyel büyük gıdacılar. Biyoteknoloji devlerinin yarattığı genetik devrim sonrası GDO’lu ürünlerin de bu kervan içinde payı her geçen gün büyümekte. İstediğiniz kadar uğraşın, hayvanlarımızın beslenmesinde kullanılan mısırın GDO’lu olabilmesi, siz cips yemeseniz bile, gıda olarak elde edilen birçok türevin ve katkılı ürünlerin (örneğin, hayvan gübresi ile büyütülmüş domates), “organik” bile olsa doğallığı konusunda bir soru işaret oluşturmaya yeterli.

nutritional

Mamul ürünlerin üretimlerinde kullanılan ana hammaddelerin de aynı coğrafyalarda, çok büyük kilometreler kat etmeden üretildiğini teyit edebilmek türlü karakterlerde süslenmiş etiketlere göre çok daha kıymetli. Belki bir gün daha farklı duygularda, şöyle etiketler yaratabiliriz:

Ürün: Domates Salçası, İçerik: domates, tuz, Zincir: domates yerel tohumdan üretilmiştir, üretiminde koyun kemiresi ve dağ suyu kullanıldı. Koyunlarımız yılın 300 günü dağda serbest beslendi, 65 gün ise dağdan toplanan meşe yaprağı yediler. Üretim süreci: Domatesler odun ateşinde kalaylı kazanda kaynatıldılar ve gördüğünüz cam şişede konservelendiler. Afiyet olsun.

Sadece kuşkucu olmak değil amaç. Ama zihinlerimiz açlığımıza yenik düşmezse, sabırla seçici tercihlerde daha doğru, etik ve temiz gıdalara ulaşmak için şansımız var. Bu el birliğinde, herkesin hem iradesi hem de sorumluluğuna ihtiyacımız var. “Parasını verdim, alırım!” demeyen, her birimizin üretim sürecinin bir parçasına dönüştüğümüz (ve daha az hazır sigara içen) bir toplum olduğumuzda, afiyet ve mutluluk birlikte gelecek; buna şüpheniz olmasın.

Dip not: Eski kavimlerin sosyokültürel araştırmalarına benzer olarak, güncel beslenme alışkanlıklarımızın sorgulanmasında insanların et ve saç örneği alınarak  Karbon İzotop analizleri, en az kolesterol veya şeker testleri kadar yaygınlaşabilir.

http://ceoas.oregonstate.edu/people/files/mix/Roy_etal_2005_AJPA_hair.pdf

Umutlarımız içinde yayınlandı | Yorum bırakın