Yeşilist Röportajı

Yerel tarım yapan üretici ile bu ürünleri mutfağında görmek isteyen tüketiciyi bir araya getiren en büyük platform olan Toprak Ana’nın kurucusu Cem Birder ile, Toprak Ana’nın kuruluş ve işleyişini, gıdaların tedarik sürecini ve Türkiye’de tarımın gidişatını konuştuk.

Röportaj: Ergem Şenyuva

Toprak Ana nedir ve nasıl doğdu?

İtalya’da Slow Food kapsamında her iki yılda bir düzenlenen uluslararası Terra Madre etkinliği yapılır. Türkçesi ‘Toprak Ana’. Bu etkinliğe dünyanın farklı coğrafyalarından on binlerce çiftçi ve geleneksel üretici konuk olarak katılıyor. Sorunlar, çözüm önerileri, bölgesel projeler, hedefler ve daha önemlisi dostluklar paylaşılıyor. Muazzam bir buluşma. Terra Madre’ye 2007’de katıldım ve dünya görüşüm belirgin şekilde değişti. Gördüm ki, dünyanın neresinden olursa olsun, toprak üzerinde emek verenlerin mutluluğu gözlerine ve yüzlerine aynı şekilde yansıyor.

Tarım ve gıda konularında endişe verici haberler aldıkça bazı şeylerin sadece Türkiye’de olup bittiği sanılır. Ama Terra Madre’de farkettim ki en gelişmiş diye bahsedilen ülkelerde ‘tarım ve gıda’ meselesi bizden daha kötü durumda. ABD, Fransa, Kanada ve Japonya gibi ülkelerde küçük çiftçilik büyük oranda yok olmuş. O ülkelerin iş adamları ile bir araya gelindiğinde bazı sektörel rakamların büyüklüğü karşısında şaşkınlık geçiren bizler olabiliriz, ancak küçük çiftçi tarımında durum net şekilde aksi istikamette. Türkiyenin çok büyük bir gücü olduğunu Terra Madre’de daha iyi hissettim. Ülkemizde geleneksel tarımı, temiz tarımsal üretimi yaşatmayı ideal hale getirmiş öyle insanlar var ki, birçoğumuzun tanımadığı, hiç duymadığı… Bu insanların etik ve adil olarak üretimlerine destek olmak ve topluma bu değerleri anlatmak üzerine “Toprak Ana” fikri gelişti. Bu süreçte Slow Food felsefesi benim için daima çok kıymetli oldu. Aynı Fukuoka’nın Doğal Tarımı gibi. Permakültür gibi. Hepsinin de ötesinde, geçtiğimiz yıllarda birlikte çalıştığım ve bana daima çok büyük bir ilham kaynağı olan sevgili Victor ve Buğday Derneği gibi…

Toprak Ana ismiyle Açık Radyo’da 77 program yaptım. Bu programlar küçük üreticiyi, yerel tohumu, toprağın şifalı gücünü, biyoçeşitliliği, keçileri, geleneksel üretimi, mevcut yasalar ve engelleri, toprağın emektar insanlarını konuştu, tartıştı, tanıştırdı. Her birini http://www.toprakana.org sitesinden dinleyebilirsiniz…

Sonra http://www.toprakana.com.tr doğdu. Ben de köyüme taşınıp, çiftçilerinden biri oldum Toprak Ana içinde.

 

 

 

 

 

 

 

Toprak Ana tüketiciyle ureticiyi tanıştıran bir platform oldu. Bu ilişkinin sanal ortamda kurulması her iki taraf açısından nasıl bir sinerji yarattı?

Sanal ortam ve Toprak Ana… Aslında ilk bakışta oldukça çelişkili bir durum🙂 Çünkü Toprak Ana çok gerçektir; imaj, reklam, tanıtım falan sökmez. Her şeyiyle birdir ve daima doğruyu söyler. Ama beğenmediğimiz bir oluşum varsa karşınızda, küsmek veya köşenize çekilmek fayda getirmiyor. Tüm mevcut parametrelerle nasıl bir denklem kurmak bugün için en doğrusudur? Her şeyden önce bunu sorguluyorum. Büyük şehirlerin çaresizliği ve gelişen teknolojinin imkanlarını dikkate alarak bir internet sitesinde iki ucu bir araya getirdik. Teknolojiyi küçük çiftçi leyhine kullanmak istedik. Daha çok tüketim yerine, üretim ve bilinç kavramlarını ön plana getirmeyi hedefledik. Çiftçi yerini-yurdunu terk etmeye zorlanıyor. Şehir rüyası özendiriliyor. “Sen daha iyisine layıksın!” deniliyor. Şüphesiz küçük çiftçilerimiz daha iyisine layık ama televizyonlarda o daha iyisi dediğiniz şeylerin hepsi büyük bir felaketin minik adımları, tuzakları. Kuşaklar boyu emek verilen topraklarda duygusuz sistemin gözü var. Biz bu toprakların asıl sahiplerinin ona nesiller boyu emek verenler olduğuna inanıyoruz. Çocuklarının da köylerinde gelecek umudu olsun istiyoruz. Eğer toplumsal boyutta köylümüzü temiz tarım yapmaya motive edebilir ve onun sosyo-ekonomik gücünü tekrardan sağlarsak, geleceğin sağlıklı ve mutlu toplumları için bu seçeneğin hastane, ilaç ve ameliyat yatırımlarından daha verimli ve sürdürülebilir olduğunu göreceğiz. Toplum iyi üreticiyi, iyi ürünü tanımalı, sorgulamalı ve kolayca, aracısız olarak satın almalı. Bu arada, üreticinin kendi adıyla var olması ve talep görmesi en temel hakkıdır. Bu iletişim ağının güçlenmesi, farklı yeni değerler oluşturacaktır.

Toprak Ana’da üreticiyi destekliyor ve onların da bu ortamda verimli çalışmasını sağlıyorsunuz. Toprak Ana’ya eklenecek çiftçileri neye göre seçiyorsunuz ve onlardan nasıl tepkiler alıyorsunuz?

Kurallar çok yalın:

* GDO’lu tohum kullanmayacak. Çünkü tarımsal alanda GDO halen derin bir karmaşa, henüz zararları konusunda araştırmaların bile yapılması engellenen bir konudur. Biz, doğal olanı, yerel tohumu, yerel üretimi ve yerel ekonomileri destekliyoruz.

* Kimsayal ot, böcek, tarım ilacı, sentetik gübre ve diğer sentetik dış girdileri kullanmayacak.

Bir de yaşayarak, tanıyarak sonucunu anladığımız beklentilerimiz var: Yaşam anlayışında toprak, doğa, insan sevgisi öncelikli olacak. Etik olmayan ticari hırsları olmayacak. İşini severek ve saygıyla yapacak.

Hem üreticilerden hem de tüketicilerden genelde çok olumlu yaklaşımlar alıyoruz. Bazen hatalı ürün giden müşterilerden özür mesajı alıyorum durumu bildirdikleri için; bu durumda ne diyeceğimizi şaşırıyoruz🙂 Bu hislerle ve yavaş adımlarla yolumuzu sürdürmek istiyoruz.

Tedarik zincirinde gıda maddelerinin bozulmaması için ne gibi bir çalışma yürütüyorsunuz? Bilhassa yaş gıdada tazeliği nasıl koruyorsunuz?

Yaş sebze ve meyvelerde hasat ve kargo teslim arasındaki ortalama süremiz yaklaşık 27 saat. Bu süre piyasada benzerini zor bulacağınız bir hizmettir. Çok sıcak yaz günlerinde bozulabilecek ürünlerin sevkine ara veriyoruz. Kutularımız özel tasarım olduğundan yük altında ezilme veya havasız kalma riskine karşı çok uygun.

Genetiği değiştirilmiş tohumlar ile hormonlu tarımın kavram ve anlam olarak karıştığını görüyoruz, bir de hibrid tohumlar var. Bunları kısaca açıklayabilir misiniz?

Genetiği değiştirilmiş tohumlar laboratuvar ortamında, bir tohuma istenen nitelikteki farklı bir türden DNA entegrasyonu. Doğal yapının bozulması. Sonuçlarının nesiller sonra ne olacağını kestirmek zor, çünkü evrenin yaşının yanında bizim değerlendirme ölçütlerimizin sonuçlarına yüklenebilecek anlam ancak “sıfırdır”.

Hormonlu tarımda sadece doping var. Ama onu tüketen de aynı dopingi alıyor. Antibiyotikli hayvancılık da aynı sonucu getiriyor. İstem dışı ilaçlar alıyoruz beslenmeye çalışırken. Aynı marka ürünü yıllarca tükettiğinizde, yani bu aynı “ilaç” sürekli alındığında ne olur? Doktorlar da kendi reçetelerinde başka ilaçlar verir size.

Hibrit tohum anlam kargaşası yaratabilir. Tarihsel süreçte tarım insanı ıslah çalışmalarında bu süreci on bin yıl önce başlattı. Ama bugün bahsettiğimiz ve endişe verici olan kısırlaştırılmış hibritlerdir. Yani gıdanın ve esas olarak tohumun tekellerin elinde bir silah haline dünüşmesi. Değerli araştırmacı yazar William Engdahl’in “Ölüm Tohumları” kitabında inanılması güç stratejilerden bahsediliyor. Evrenin derinliklerini anlamaya gerek yok; durum gayet net. Tüm dünyada son 20 yıl içinde tohum firmalarının sayısı giderek azalıyor. Tepedeki 10 firma dünya tohum ticaretinin % 80’ine yaklaştı. Bir karadelik gibi güç birleşmeleri tek yöne doğru gidiyor. Mesele bu güce karşı savaşmaktır; topla tüfekle değil. Basitçe ve gülümseyerek: Yerel tohumu değerlendiren insanları ve onların ürünlerini yaşatarak.

Organik tarım yapan çiftçi için devletten herhangi bir teşvik var mı? Köylüyü desteklemek için ne çeşit politikalar güdülmeli?

Organik tarım savunduğumuz küçük çiftçiler ve köylümüz için giderek ulaşılması daha güç bir ‘havuç’ haline geliyor. Konvansiyonel tarımdan vazgeçip, özellikle meyvecilik alanında organik tarıma geçmek isteyen üreticileri bekleyen ortalama üç yıllık bir geçiş süresi var. Çiftçi bu süre zarfında ürününü organik sertifikalı satamıyor. Konvansiyonel standartlarını (görüntü, boyut, renk) yitiren ürünleri bu üreticiler kime satacak? Bu mesele kimsenin umurunda değil maalesef. Organik tarımda bir devrimsel harekete ihtiyaç var. Yoksa yakın gelecekte organik tarımın sahipliği tamamen bugünkü tarımın babaları olan büyük şirketlerin eline geçecek. Köylüyü desteklemek salt ekonomik olmamalı. Hatta düşük veya sıfır faizle borçlandırılma politikaları dahi çok büyük bir tuzak. Çünkü gösterilen o havuç köylüye yedirilmeyecektir. Amaç toprakların düşük maliyetlerle el değiştirmesidir. Toprağı tanıyan, iyi beslenmenin nasıl olması gerektiğini bilen ve köylü sıfatını taşıyan insanların yer aldığı bir grup tarafından, yeniden yaratılacak hukuki mevzuatın çok adil, etik ve cesur yüreklerle yazılması gerek. Devletin asli görevi kamu yararını gözetmektir; bu konu da gerek sosyal planlama ve gerek toplum sağlığı açısından işin tam merkezini oluşturur:

Türkiye’deki tarım politikalarının sizin oluşturduğunuz bu modeli nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz? Gelecekle ilgili beklentileriniz neler?

Temiz tarımın sağlıklı ve mutlu bir toplum için yegane doğru olduğunu biliyoruz. Karşımıza çıkacak kurallar ve koşullar ne olursa olsun, bu yolda ilerlemek için yavaş ve iddiasız olmayı tercih ediyorum. “Bugün” önemlidir; bugün iyiye hizmet edebildiğimiz sürece, geleceğe ait ümidimiz var demektir. 🙂

About cem

Çiftçi ve köylü adayı.
Bu yazı Adil Ticaret, Temiz Tarım içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s