Toprak Ana

Biz kimiz?

Toprak Ana Platformu, dünyamızın yaşamsal değerlerine sahip çıkan, destek beyanını onaylayan birey ve tüzel kişiliklerden oluşmaktadır.

Felsefemiz

Birey, kültürel ve yerel değerleri gelecek nesillere taşırken, üzerinde yaşadığı toprağı ve bu toprağın tüm sunularını tanımalı, korumalı ve sürdürebilmelidir.

Unutulmamalıdır ki, yaşanan iklim değişiklikleri ve hızla kaybettiğimiz biyoçeşitlilik, Toprak Ana’nın kutsal doğurganlığına saygı göstermeyenlerin ve onun tüm doğallığı içinde ekonomik gücünü küçümseyenlerin bir eseridir.

Modern toplum yapısında, üretim-tüketim zincirinin uç halkalarında birbirini tanımayan küçük çiftçimiz ve kent insanımızın her biriyle iletişim bağını aracısız olarak güçlendirmek, tüm doğru kurallara rağmen giderek yaygınlaşan her türlü istismar ve zararlı üretimin önüne geçmek, toplumsal ve çevresel açıdan bakıldığında, ancak daha bilinçli tüketerek ve adil ticaret esasında şekillenen bir güven temelinde gerçekleşebilir.

Tüm dünyada benzer amaç ve güdülerde hareket edenlerin deneyim, bilgi ve önerileri de kuşkusuz bizler için önemli destek noktaları oluşturacak. Geleceğimizin teminatı olan Toprak Ana’yı, köyümüzde veya şehirde, koşulsuz bir çabayla, tek bir yürek koruyacağız.

Edindiğimiz bilgi ve tecrübeyi, hak sahipliği ve patent dürtüleri ile ticarileştirmek yerine, insanca paylaşmanın yöntemlerini geliştireceğiz.

Amacımız

Toprak Ana’yı daha iyi tanımak, korumak, savunmak ve kirletmeden yarınlara taşımak istiyoruz. Yerelliğe, geleneksel değerlere ve doğaya saygılı kalarak, gıda güvenliğimizi sağlayarak, temiz ve etik yaşam şartlarını güçlendirmeyi hedefliyoruz. Tüm bu hedef içinde özellikle üreticinin adil ticari kazancı ve tüketicinin sağlıklı beslenme kriterlerini ön planda tutacağız. Platform kapsamında önem taşıyan değerlerin devamı ve sürdürülebilirliği için tartışacağız, paylaşacağız ve fikirlerimizi geliştireceğiz.

Deprem gibi doğal afetler, iklim değişikliğine bağlı krizler, GDO’lu ürün sorunları, tohumda dışa bağımlılık, petrol fiyatlarının artması, vb. sebeplerin kısa vadede oluşmayacağı varsayımı üzerine, salt ‘para’ merkezli bir yaşam kurmak yerine, olasılıkları dikkate almamız, hazırlıklı olmamız, çocuklarımızla bunları paylaşmamız, sürdürdüğümüz koruyuculuk amacı kadar önemli…

Bu sayfalarda yayınlanan yazıların kişiler ve kurumlar üzerinde hiçbir hukuki bağlayıcılığı yoktur. Yazılarıyla ve radyoda görüşleriyle bizlere destek verenlerin savunabildiği bazı kişi veya kurumlar genel felsefemizle örtüşmese de, sansürlenmeden yayınlanmaktadır. Bu ince ayırım için sizlerin sağduyusuna güvendiğimizi belirtmek isteriz.

                                                                             * * *

www.toprakana.com.tr  felsefemiz temelinde sürdürülen bir projedir.

                                                                              * * *

Neden Yulaf? / Cem Birder

Köyümüzün çok yakınında Nermin’in bahçesinde, kovanların yanıbaşında 2 dönümlük tarlasının boş olduğunu duymuştum. Buralarda tarım yapacak alan bulmak çok zor değil ama bu tarlaların hemen hepsini yaban domuzları çokça ziyaret ettiklerinden üzerinde ekilenleri önce onlar topluyor. Bu durumda, – tüm teknolojik diğer çözüm olanaklarına rağmen, tek pratik çözüm Yaz aylarında tarlada konaklamak. Nermin ve ailesi Mayıs’dan sonra bahçelerinden pek ayrılmazlar. Arılar, koyunlar ve meyve ağaçlarına bir de yulaf ekleyelim dedik geçenlerde ve ektik tohumlarımızı Nermin’in bahçesine…

M.Ö. 145 – 87 yılları arasında yaşamış olan Si Matsian’ın kitabı referans olarak kabul edildiğinde, tarihsel süreçte insan tarafından tüketilen yulafın 2000 sene önce ilk kez Çin’de, geniş bir çeşitlilik içinde başladığı sanılıyor.

Yaban türler zaman içinde ıslah çalışmaları ile en verimli ve en besleyici türlere dönüşmüş. Dünyada ekimi yapılan ortalama 10 çeşit yulaf var. En çok yetiştirileni Avena Sativa (Beyaz Yulaf) türü; dünyada yer alan kültür yulafının üçte ikisini oluşturuyor. Türkiye’de özellikle Orta Anadolu bölgesinde yaygın olarak ekiliyor. Yulaf ekilen alan azalsa da verimdeki yükseliş nedeniyle üretim, son yıllarda yeniden artmaya başladı. İl bazında ise en yüksek üretim miktarı Çanakkale’ye ait. Dünyada yulaf üretiminde 5,5 milyon tonla Rusya birinci sırada. Rusya’yı, 3 milyon tonla Kanada, 1,5 milyon tonla Polonya, 1 milyon tonla Avustralya, İspanya ve Finlandiya  takip ediyor. Türkiye genelde 15-18’inci sıralarda…

Batıda özellikle Kuzey Amerika, İskandinavya (özellikle Finlandiya), İngiltere ve İskoçya’da yulaf çok seviliyor. 19. yüzyıl sonunda ülkenin ilk Yulaf Unu işletmesi “The Aberdeen & Alford Milling Company”, bir su değirmeni olarak çalışmaya başlamış. Bugüne dek süren istikrarlı geleneksel üretimi süpermarketlerin ağır koşulları karşısında zor günler geçiriyor.

Otsu bir tahıl bitkisi olan yulaf bol miktarda nişasta içeriyor. B grubu vitaminler ve başta kalsiyum, magnezyum, potasyum, fosfor ve demir mineralleri olmak üzere mineraller bakımından da zengin.

Tiroid bozukluğu ve kanda aşırı yağ birikmesi nedeniyle ortaya çıkan karaciğer sorunları söz konusu olduğunda yulaf ile beslenme dieti önemli faydalar sağlayabiliyor. Yulaf, şeker hastalığı diyetinde de mutlaka yer alması gereken bir tahıl. Çünkü sodyum ve şeker neredeyse hiç içermiyor (sıfıra yakın). Pektin ve emicelluloz (bu madde vücuda giren şekeri yakalayarak konsantrasyonunu azaltıyor) sayesinde kan şekerini düşürüyor. Ayrıca mide ve yüksek tansiyon hastalarına olumlu etkileri var.

Yulaf tüm diğer tahıllardan daha yüksek çözünebilir lif miktarına sahip; düşük hızda sindirim tokluk hissini arttırıyor ve fazla iştahın düşmesini destekliyor. Yulafta yer alan, çözünebilir lif,  beta-glucan’ın kolesterol değerini düşüren bir madde. Yulaf, kasları tazeleyen “lisina” denilen bir protein ve sinirlerin işlevini düzenleyen yüksek dozda B grubu vitaminlerini içeriyor. “İyi yağlar” ve mineraller açısından da çok zengin.
Yulaf, cildi yumuşatıcı ve rahatlatıcı etkisi sayesinde ciltteki kızarıklık ve kaşıntıları gideriyor. Kandaki ürik asit miktarını azaltarak, romatizma ve gut hastalıklarında yardımcı oluyor, yaşlıların genel anlamda güçlendirebiliyor. Deri döküntülerine ve cinsel yetersizliğe karşı faydalı. Erkeklik gücünü arttırıcı bir besin. Uyuşturucu ve sigara bağımlılığından kurtulmaya yardımcı oluyor.

Mısır silajı ile karşılaştırıldığında, içerdiği yüksek besleyicilik değerleri sayesinde bir inekden günlük ortalama 2 kg daha fazla süt alınabilmekte.

Besidoku (Endosperm): Yulafın nişastalı kısmıdır. Asıl olarak karbonhidrat içerir, ayrıca protein bve yağ içerir. Yulafın kendi büyümesi için gerekli besin deposudur.
Kepek: Yulafın çekirdeği koruyan dış kabuğudur. Bol miktarda besleyici lif, esansiyel yağ asitleri, vitaminler ve mineraller içerir.
Çekirdek: Yulafın üreyebilir tohum kısmıdır. Esansiyel yağ asitleri ve vitaminler içerir.

Besin değerlerine diğer tahıl türleri ile karşılaştırarak bakalım:

Yulaf özellikle bebekler için anne sütünden kesilme veya gece beslenmesinin kesilmesi döneminde çok faydalı. Bir anne dostumun önerisini sizlerle paylaşmak istiyorum:

3-4 kaşık yulaf ezmesini 1 kaşık pirinç ile birlikte haşlayın. Daha sonra tülbentten süzerek çıkan yoğun sıvıyı süt ile veya bebek maması ile karıştırıp bebeğinize verin. Gece uykudan önce alınan bu güçlü öğün sayesinde bebekler çok daha az uyanır; bu besin çok besleyici niteliktedir. Ayrıca kabızlığa da iyi gelir. Eğer kabızlık varsa yulaf oranı pirince göre az tutulur; tersinde ise pirinç ile yulaf aynı oranda karıştırılır.

İki tarif daha:

Yulaf çayı: Bir yemek kaşığı ince kıyılmış yeşil yulaf, orta boy bir su bardağı dolusu kaynar derecede sıcak suyla haşlanır, 10-15 dakika demlendikten sonra süzülür. Günde 3-4 bardak taze demlenmiş çay, tatlandırılmadan içilir.

Yulaf tentürü: Geniş ağızlı bir cam şişeye veya kavanoza yarıya kadar ince kıyılmış taze yeşil yulaf bitkisi koyulur ve üstüne, çalkalanabilecek bir mesafe kalana kadar elma sirkesi eklenir. Sıvı bitkinin üstüne çıkmalıdır. Sıcak bir ortamda 14 gün bekletilen cam kap arada bir çalkalanır. Süre sonunda dört kat tülbentten geçirilerek süzülür ve koyu renkli şişelerde, serince bir ortamda saklanır. Şişelerin kapakları çok iyi kapatılmalıdır.

Ve bir diğer güzel haber de, yulaf bitkisinin bilinen hiçbir yan etkisi yok. İster haşlayın üzerine meyveler, tahin-pekmez ekleyin, ister Granola olarak pişirin; hepsi nefis ve sağlık deposu!

Nermin’in bahçesine ekim sonrası önce bol yağmur, sonra da bol bol kar yağdı. Bu kış sert geçiyor. Bakalım nasıl büyüyecek yulaflarımız…🙂
Referanslar:

http://tr.wikipedia.org/wiki/Yulaf
http://www.gucsporlari.com/yulaf-mucizesi-bitkisel-protein.html
http://repository.cimmyt.org/xmlui/bitstream/handle/10883/1330/94077.pdf
http://www.sabah.com.tr/fotohaber/yasam/yulaf-mucizesi?tc=22&page=3
http://www.oatmealofalford.com/about.html

MUSTAFA AFACAN’ın kaleminden “YEREL DEĞERLER VE SİYEZ”  (Kastamonu)

Mustafa Bey merhaba, bölgeniz yerel ürünlerinin korunması kadar, sağlıklı gıda ürünleri üzerinde çalışmalarınız var. Öncelikle şunu öğrenmek isteriz: bu konudaki hassasiyetiniz nasıl başladı?

Üniversitede aldığım Arkeoloji ve Sanat Tarihi eğitimi, toprağın üstü ve altının eşsiz hazineye sahip olduğunu gösterdi bana. Üniversite eğitimim özellikle ilimizde geleneksel olarak tarımı yapılan siyez buğdayına emek vermemi sağladı. İnsanlığın evcilleştirdiği ilk buğdayın ilimizde yetişmesi sanırım arkeoloji eğitimi alan her insanın önünde duraklayacağı bir durum olsa gerek. Diğer yandan, ilimizin yerel ekonomisinin yapısı da, ister istemez düşünen insanlara tarımın bir kalkınma argümanı olarak halkın gündemine getirilmesi gereğini dayatıyor. Bu iki özelliğe ilimiz doğasının güzelliğini kattığınızda, eğer aksi istikamette çok vazgeçilmez tercihleriniz yoksa, böylesi bir hayat tarzını kuşanıyorsunuz.

2008 yılında İhsangazi Siyez Bulguru Festivalinde görüştüğümüzden bu yana, bölgenizde yetişen Siyez Buğdayı ve bundan üretilen Siyez Bulguru nasıl bir yönde ilerledi? Örneğin, Slow Food “Presedia” projesi kapsamında neler oldu?

Açık söylemek gerekirse ilk festivalin ardından özgül koşullar nedeniyle süreç çok hızlı işlemediğini düşünmüştüm ilerleyen yıllarda. Ancak bugün baktığımda, yavaş ilerleyen süreç meğer derinlerde biriktiriyormuş enerjiyi. O festivalin ardından bir kaç festival daha yaptık, özellikle tanıtım konusunda bazı adımlar attık. 2012 yılında Slow Food üyelerinin siyez buğdayı ve ilimize gösterdikleri büyük ilginin karşılığını, Vakıf tarafından ülkemizin ilk “Presidia” ürünü olarak aldık. İhsangazi’deki üreticilerimiz Slow Food tarafından İtalya’da yapılan fuarlara katıldılar.
Daha önemlisi, siyez üreticilerini bir arayan getiren ve üretimi artıran bir organizasyon da emeklemeye başladı. Şu gün için söyleyebilirim ki, siyez buğdayı ve bulguru, ülkemizin aranan ürünlerinden biri oldu. Buradaki başarı muhakkak ki üreticilerimizin olduğu kadar Türkiye’nin dört bir tarafından siyeze gönül veren dostlarımızındır.
Geleneksel ürünler konusunda Kastamonu bölgesinde Siyez Buğdayı dışında önem verdiğiniz diğer ürünler nelerdir? Bu ürünlerin yetiştirilişi konusunda doğadostu tarım yöntemleri takip ediliyor mu? Yapılabilecek nelerdir?

Siyez buğdayı ve bulguru yanısıra ilimizin kendine özgü ürünleri arasında örneği Üryani eriği öne çıkmakta. “Ala erik” dediğimiz bir erik türünün eylül ayında olgunlaştığında toplanıp kabuklarının soyulması ve ardından gölgede kurutulması ile elde edilen Üryani’nin adı “Üryan”dan gelmektedir. Üryani eriği tamamen doğadostu yönetemle üretilir. İlaçsız ağaçların eriği, elde soyulur ve kurutulur. Erik kurusu yanısıra pestil olarak da değerlendirilir bu eriğimiz. Diğer bir öne çıkan ürünümüz saleptir. Dağlarda yetişen yabani orkidelerin köklerinin güneşte kurutulması ile elde edilen Kastamonu salepi,lkemizin en çok aranan salep çeşitlerinden biri. İhracatı yasak olan salep, yurtiçi piyasada özellikle dondurma imalatında aranır. Taşköprü ilçemizde yetiştirilen sarımsak, ülkemizin en aranılan sarımsağı ünvanını yıllardır rakipsiz sürdürmekte. İyi tarım teknikleri ile üretilen sarımsağımız gerek aroma gerekse dayanıklılık bakımından rakipsizdir. Yaban elmalardan üretilen elma pekmezi, çeşitli türleri ile Tosya pirincimiz, çeşitli renklerdeki fasulyelerimiz, köy mercimeğimiz ile ilimiz yerli tohum açısından adeta bir denizdir.

Birleşmiş Milletler tarafından 2014 yılı “Dünya Aile Çiftçiliği Yılı” ilan edilmişti. 2015 ise aynı örgüt tarafından “Toprak Yılı” ilan edildi. Türkiye’de devlet nezdinde bu kararların köy ve köylülere ulaşan çalışmalarına tanık oldunuz mu? Örneğin, Tarım İl Müdürlüğü veya Tarım İlçe teşkilatları tarafından özellikle küçük çiftçileri kapsayan çalışmalar sizce nasıl tasarlanmalı?

Bu konularda asıl etkinliğin devlet kurumlarından çok sivil toplum örgütlerinden gelmesi taraftarıyım ben. Metropollerdeki veya tarımsal üretimin güçlü olduğu illerdeki sivil toplum kuruluşlarının bu yöndeki çalışmalarının devleti ve toplumu yönlendirici gücü olduğunu görüyoruz. Kastamonu gibi illerde de sivil toplum olarak aynı etkinliği gösterecek yapıyı oluşturmamızlazım diye düşünüyorum.

Son olarak, Toprak Ana Projesi hakkında görüşünüz nedir? Sizce nasıl bir yol izlemeli? Çok teşekkür ederiz.

Toprak Ana projesi, alanında ülkemizin ilk örneği diye düşünüyorum. Anadolu’daki küçük üreticinin ürünlerini vitrine çıkarmak gibi kutsal bir işe öncülük ve evsahipliği yaptı. İçerdiği anlamın ticari bir etiketin çok ama çok üstünde olduğunu düşünüyorum. İzlenen yolun doğru olduğunu düşünüyorum…

BALDA ŞEKERLENME – Celal Aksünger  (Batman)

Sn. Değerli Müşterilerimiz,

Hemen şunu belirteyim ki arının çiçeklerden topladığı bütün tabii ballar süzme makinesinden çıkarıldıktan sonra bir (1) saat veya bir sene içerisinde kristalleşir. Veya diğer bir tabirle granülleşir (yani şekerlenir). Bu tamamen tabii bir olaydır. Balın bu kadar sürede donmasının sebebi ise balın elde edildiği çiçeğin çeşidi, bulunduğu yerin nemi, ısısı ve rutubeti ile balın saklandığı kap ile yakından alâkalıdır. Bazı çiçek balları erken donar. Bazıları ise çok geç donar.

Balın zamanla donması veya halk arasındaki tabir ile kristalleşmesi, içinde sahte olan bir şeyler olduğu ve balın hileli veya kalitesiz olduğu gibi yanlış bir inanış ve izlenim doğurmaktadır.

Eğer balınız kristalleşir yani halk tabiriyle donarsa, balın bulunduğu kabı (cam kavanoz veya teneke kutu) sıcak su içine yerleştirerek (yaklaşık 45 derecede) bir miktar bekletilmesi halinde tekrar sıvı haline döner, çözülür. Balın kaynamaması ya da yanmamasına ve uzun müddet ısıya maruz kalmamasına özen gösterilmelidir, aksi halde içindeki çok faydalı olan enzimler ve amino asitler değerini kaybedebilir. Avrupa’ da kristalize olan balları zevkle tüketilirken bizde bu tür ballara şüphe ile bakılması üreticileri son derece sıkıntıya sokmaktadır.

Celal AKSÜNGER
Arıcılık Yayım Danışmanı
Toprak Ana Üreticisi

Kısa film (montaj yapılmamıştır) : http://www.youtube.com/watch?v=Ji013t0oJFE

 

* * *

MANİFESTOLAR

Gıdanın Geleceği ve İklim Değişikliği Üzerine Manifesto
Tarım ve Gıdanın Geleceğine İlişkin Uluslararası Komisyon – 2008 (Slow Food)

Gıdanın Geleceği ve İklim Değişikliği Üzerine Manifesto

İçindekiler

İklim değişikliği çağında gıda güvencesi ilkeleri

Giriş

Bölüm 1: Küreselleşmiş endüstriyel tarım hem iklim değişikliğine katkıda bulunur hem de iklim değişikliğine karşı kırılgandır

Bölüm 2: Ekolojik ve organik tarım iklim değişikliğini azaltmaya ve ona uyuma katkıda bulunur

Bölüm 3: Yerel, sürdürülebilir gıda sistemlerine geçiş, çevre ve halk sağlığı yararınadır

Bölüm 4: Biyoçeşitlilik kırılganlığı azaltır, dayanıklılığı arttırır

Bölüm 5: Genetiği değiştirilmiş tohumlar ve cinsler (GD)- Yanlış bir çözüm ve tehlikeli bir sapma

Bölüm 6: Endüstriyel agro-yakıtlar: Yanlış çözüm önerisi ve gıda güvencesine yeni bir tehdit

Bölüm 7: Suyu koruma sürdürülebilir tarımın merkezinde yer alır

Bölüm 8: İklime uyum için bilgide geçiş süreci

Bölüm 9: Sürdürülebilir ve eşitlikçi bir gıda geleceğine doğru ekonomik geçiş İklim değişikliği çağında gıda güvencesini teminat altına almak için yapılacaklar

————————

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ÇAĞINDA GIDA GÜVENCESİ İLKELERİ

Bu manifesto, iklim değişikliğinin önümüze koyduğu zorluklara zirai-ekolojik bir yanıttır. Aşağıdaki ilkeler temelinde, zararları hafifleterek, uyumu arttırarak ve eşitlikçiliği gözeterek gıda güvencesinin geleceğini teminat altına almayı hedefler.

1. Küreselleşmiş endüstriyel tarım hem iklim değişikliğine katkıda bulunur hem de iklim değişikliğine karşı kırılgandır.

Uzun mesafe, enerji yoğun taşımacılığın mümkün kıldığı küreselleşmiş gıda sistemlerini, kimyasalları ve fosil yakıtları temel alan endüstriyel tarımın iklim üzerinde olumsuz bir etkisi vardır. Şu anki sera gazı salımının en az dörtte birini endüstriyel tarım üretmektedir. Günümüz ekonomik paradigması tarafından da desteklenen bu hakim sistem, iklim kararsızlığını hızlandırmış ve gıda güvensizliğini arttırmıştır. Merkezileşmiş dağıtım sistemlerini, yoğun enerji ve su girdilerine bağımlılığı ve tekdüzelik ve monokültürü temel aldığı için de aynı zamanda kırılganlığı arttırır.

2. Ekolojik ve organik tarım iklim değişikliğini azaltmaya ve ona uyuma katkıda bulunur

Tarım, fotosenteze dayalı tek insan etkinliğidir ve tamamen yenilenebilme gücü vardır. Ekolojik ve organik tarım sera gazı salınımını azaltıp bitkilerde ve toprakta karbon tutulumunu arttırarak iklim değişikliğini hafifletir. Çok işlevli, biyoçeşitliliğe sahip tarım sistemleri ve yerel, çeşitlendirilmiş gıda sistemleri iklim değişikliği çağında gıda güvenliğini sağlamada elzemdir. Bu sistemlere küresel ve hızlı geçiş, hem iklim değişikliğini hafifletmek hem de gıda güvenliğini garanti altına almak için bir zorunluluktur.

3. Yerel, sürdürülebilir gıda sistemlerine geçiş, çevre ve halk sağlığı yararınadır

İktisadi küreselleşme beslenmede, yerel, çeşitli ve mevsimsel diyetten uzaklaşmamıza ve gıdaya bağlı yeni hastalıklara ve kötü sağlığa neden olan endüstriyel sentetik gıdaya geçilmesine yol açtı. İktisadi küreselleşme politikaları, kaynak ve enerji yoğun tüketim düzeniyle çevre üzerindeki yükü arttırıyor. Yerelleşme, çeşitlendirme ve mevsimsellik insan mutluluğunu, sağlığını ve beslenmesini iyileştirmede önemlidir. Tüm dünyada yerel sistemlere geçiş, ulaşım zincirlerini kısaltarak gıdanın ayakizlerini azaltacağı gibi paketleme, soğutma, depolama ve işleme yüzünden gıdanın üzerindeki enerji safrasını da hafifletecektir.

4. Biyoçeşitlilik kırılganlığı azaltır, dayanıklılığı arttırır

Biyoçeşitlilik, gıda güvencesinin temelidir. Biyoçeşitlilik ekolojik ve organik tarımın da temelidir çünkü fosil yakıtlara ve kimyasal girdilere alternatif oluşturur. Toprağa daha çok karbon döndürerek, toprağın kuraklığa, sellere ve erozyona karşı dayanıklılığını yükseltir, iklim değişikliğine karşı direncini arttırır. Biyoçeşitlilik, toplumun geleceğe uyumu ve evrimi için tek doğal güvencedir. Gıda sistemlerindeki genetik ve kültürel çeşitliliği arttırmak ve ortak alanlardaki bu biyoçeşitliliği korumak, iklim değişikliği meselesine karşı önemli uyum stratejileridir.

5. Genetiği değiştirilmiş tohumlar ve cinsler: Yanlış bir çözüm ve tehlikeli bir sapma

Genetiği değiştirilmiş ürünler yanlış bir çözümdür. İklim değişikliğini yatıştırma görevimizden tehlikeli bir sapmadır. Sürdürülebilir biçimde gıda ve enerji sağlamaya ve kaynakları korumaya ters düşmektedir. Genetiği değiştirilmiş gıda, lif ve yakıtlar, endüstriyel monokültür ürünlerinin tüm kusurlarını ağırlaştırır: daha çok genetik tekdüzelik, dolayısıyla biyotik ve abiyotik baskılara karşı daha az direnç, su ve böcek ilacına daha çok talep. Genetiği değiştirilmiş bu ürünler, artık gözden düşmüş ve terk edilmiş genetik determinist zihniyete dayanarak yaratılmıştır; böylece sağlık ve çevre konusunda fazladan risklidirler. Ayrıca patent tekellerinin oluşmasına yol açarak, çiftçi haklarının altını oymakla kalmayıp iklim değişikliğine uyum için biyoçeşitlilik üzerine yapılan araştırmaların engellenmesine neden olurlar.

6. Endüstriyel agro-yakıtlar: Yanlış çözüm önerisi ve gıda güvencesine yeni bir tehdit

Gıda insanın en temel ihtiyacıdır ve sürdürülebilir tarım, gıdayı öncelik alan politikalara dayanmalıdır. Endüstriyel agro-yakıtlar genetiği değiştirilmiş organizmaları gizlice yaymaktadır ve sürdürülebilir olmaktan uzaktır.
Agro-yakıt tarımı, yağmur ormanlarının yerini soya, palmiye yağı ve şeker kamışı ekim alanlarına bırakarak, iklim değişikliği konusundaki problemleri şiddetlendirmektedir. Bu durum eşi görülmemiş bir biçimde yerli ve kırsal toplulukların topraklarının ele geçirilmesine yol açmaktadır.
Endüstriyel agro-yakıtlar, milyarlarca insanın gıda hakkını tehdit ederek sürdürülebilir olmayan tarıma destek vermektedir. Bu yetmezmiş gibi, gıda mahsulleri ekiminden agro-yakıt ekimine hızlı geçiş yüzünden gıda fiyatları artmaktadır.
Sürdürülebilir enerji politikaları adem-merkeziyetçi olmalı, genel enerji tüketimini düşürmelidir; gıda güvencesinin sağlanması tarım ve gıda sistemlerinin en kapsayıcı amacı haline gelmelidir.

7. Suyu koruma sürdürülebilir tarımın merkezinde yer alır

Sanayileşmiş tarım, yoğun su kullanımı ve su kirliliğinini arttırmak yoluyla temiz suya erişilebilirliğinin azalmasına yol açmıştır. Dünyanın birçok bölgesindeki kuraklık ve su sıkıntısı iklim değişikliği nedeniyle artacaktır. Tarımda yooğun su kullanımının azaltılması hayati bir uyum stratejisidir. Ekolojik ve organik tarım, topraktaki su tutma kapasitesini su kalitesini de iyileştirerek arttırırken yoğun sulama gereksinimini de azaltmaktadır. Sanayileşmiş kimyasal tarım sa, yoğun su kullanımı, yeryüzü ve yer altı sularını tarım kimyasallarıyla kirletirken su krizine önemli bir katkı yapmaktadır.

8. İklime uyum için bilgide geçiş süreci

İklim değişikliği, insanlık olarak ortak aklımız için nihai sınav. Fosil yakıta dayanmayan, post-endüstriyel bir gıda sistemine geçebilmemiz için gerekli tarım teknolojilerinin ve yerel ekosistemlerin hayati önem taşıyan bilgi birikimi endüstriyel tarım tarafından yok edildi. İklim değişikliğine uyum göstermek için gerekli kültür ve bilgi sistemleri çeşitliliği, kamu politikalarınca tanınmalı ve geliştirilmelidir. Geleneksel bilgi ve bilim arasında yeni bir ortaklık oluşturulması her iki bilgi sistemini de güçlendirecek ve karşılık verme yeteneğimizi arttıracaktır.

9. Sürdürülebilir ve eşitlikçi bir gıda geleceğine doğru ekonomik geçiş

Mevcut iktisadi ve ticari usuller karbon salımını arttırıp iklim değişikliğini ivmelendiren bozuk teşvikler yaratmada baş rolü oynadı. Sınırsız tüketime ve gaynsafi millî hasıla gibi yanlış ekonomik göstergelere dayanan büyüme paradigması ülkeleri ve toplulukları giderek kırılganlığa ve kararsızlığa sürüklemekte. Ticaret kuralları ve ekonomik sistemler yerinde hizmet ilkesine destek olmalıdır, yani karbon ayak izimizi azaltan yerel ekonomiler ve gıda sistemlerine öncelik verirken bir yandan da demokratik katılımcılığı ve yaşam kalitesini yükseltmelidir.

GİRİŞ

Dünyanın önde gelen biliminsanlarınca iklim değişikliği üzerine fikir birliğine varılan en son değerlendirme olan Birleşmiş Milletler Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli Dördüncü Değerlendirme Raporu (IPCC)* karşı karşıya olduğumuz durumu açıklıkla ortaya koymuştur. Bu rapor iklim sisteminin ısındığının su götürmez bir gerçek olduğunu, son 100 yılda sıcaklıkta ortalama 0,7 derecelik bir küresel artış olduğunu belirtmektedir. Gıda üretimini halihazırda etkilemiş olan sıcaklıktaki bu artış iklimsel değişiklikleri de tetiklemektedir.

IPCC, “küresel ortalama sıcaklıkta 20. yüzyılın ortalarından itibaren gözlenen artışın büyük bir olasılıkla sera gazı salımında gözlenen artışla ilişkili olduğunu” belirtmektedir. Karbondioksit (CO2), metan ve nitrusoksitin küresel atmosfer yoğunluğundaki anlamlı artış, 1750’den itibaren gerçekleşen insan etkinliklerinin sonucudur ve günümüzde sanayileşme öncesi düzeyleri fazlasıyla aşmıştır. Son birkaç yılda, iklim ve enerji konuları tüm dünyada gerçekleşen siyasi diyaloğun önünde ve merkezindedir.

Aralık 2007’de Bali’de gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nda daha “iklim dostu” enerji ve taşımacılık sağlayacak yaklaşımlar tartışılmıştı. Bununla beraber, gıda ve tarım sistemlerinin iklim ve enerjiyle olan ilişkisi bu geniş tartışmada yer almamıştı. Ancak, bu manifesto göstermektedir ki, şu anki endüstriyel tarım ve gıda sistemlerinin sera gazı emisyonlarına katkısı önemli miktardadır ve kimi çalışmalara göre emisyonların %25’inin sebebi endüstriyel tarım ve gıda sistemleridir.

Sanki karbon sadece yer altında fosilleşmiş biçimde varoluyormuş gibi “sıfır karbon” ve “karbonsuz” gibi indirgemeci konuşmalardan siyasi, ekonomik ve ticari kuruluşların yanında medyanın da uzaklaşması gerekmektedir. Bu tartışmalarda yaygın biçimde ihmal edilen ve bu nedenle çözümler arasında göz önünde tutulmayan şey, yaşayan bitki biyokütlesinin öncelikle karbon olduğudur. Topraktaki humus ekseriyetle karbondur. Ormanlardaki bitkiler çoğunlukla karbondur. Topraktaki, bitkilerdeki ve hayvanlardaki karbon organiktir ve yaşayan karbon olmasıyla yaşam döngüsünün bir parçasıdır.

*çevirenin notu: Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli, (İngilizce: Intergovernmental Panel on Climate Change, kısaca IPCC), Birleşmiş Milletler’in iki örgütü Dünya Meteoroloji Örgütü ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından 1988 yılında insan faaliyetlerinin neden olduğu iklim değişikliğinin risklerini değerlendirmek üzere kurulmuştur. Panelin işlevi araştırma yapmak veya iklim ya da ilgili olayları izlemek değildir. Panelin başlıca faaliyetlerinden biri Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çevre Konvansiyonu’nun (BMİDÇK)uygulanmasına ilişkin konularda özel raporlar yayımlamaktır.[2] (BMİDÇK zararlı iklim değişikliği olasılığını kabul eden bir anlaşmadır. Anlaşmanın uygulanması sonradan Kyoto Protokolü’nü ortaya çıkarmıştır.) Panel değerlendirmelerini ağırlıklı olarak emsal taramaya ve yayınlanmış bilimsel literatüre dayandırır.[3] Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli yalnızca Dünya Meteoroloji Örgütü ve BM Çevre Programı üyelerine açıktır.

Sorun yalnızca karbon değil, oluşması milyonlarca yıl alan kömür, petrol ve gaz gibi fosil yakıtların kullanımındaki artıştır. Günümüzde fosil karbon, büyük miktarlarda ve korkutucu hız artışıyla yakılmaktadır.

Bitkiler yenilenebilir kaynaktır, fosil karbon değil. Fosil yakıtlara bağımlı “karbon ekonomisi”, sera gazlarından CO2’ye kaynak oluşturmaktan başka bir şey yapmayan gelişim temelli, endüstriyel ekonomiyi temsil eder. Biyoçeşitliliği temsil eden yenilenebilir karbon ekonomisi ve ekoloji, aynılaştırma ve farklılaştırma (kaynak ve havza) döngüsünü temel alarak iklim değişikliği yaşanan bu dönemde gıda güvencesi için çözüm önermektedir.

Günümüzdeki küresel ticaret ve ekonomik politikalar, fosil yakıt temelli, merkezileşmiş gıda ve tarım sistemine mecbur etmekteler. Bu da yalnızca ekolojik yükümlülüklerle değil, uluslararası meydanlarda hükümetlerin emisyonları azaltacaklarına dair hedefleri ve zaman planlamalarına da ters düşmektedir. Eğer iklim değişikliği ve küresel ısınmayla savaşacaksak bu büyük çelişkiyi saptamak gerekmektedir.

Aynı zamanda, şu anki gıda sistemi bu raporun da gösterdiği gibi iklim değişikliğine karşı son derece zayıftır. Dünyanın neredeyse her köşesinde, etkili hava değişimleri mahsul üretimini ve gıda dağılımını etkilemektedir.

Ayrıca, manifesto, “temiz” veya “yeşil” enerji adına desteklenen GDO’lu ürünleri ve agroyakıt üretmek için yapılan büyük ölçekli üretimleri içeren yanlış tarımsal çözümleri de araştırmaktadır. En başta, bu manifesto, azaltma ve uyum bakımından şu anki iklim kaygılarına ve fosil yakıt sonrası çağa enerji geçişine yanıt olarak, ekolojik organik gıda sistemlerinin gerçek çözüm olduğunu gösteriyor.

Bu raporun son bölümü, ekolojik organik tarımın hem iklim değişikliğinin etkilerini hafifletme hem de hepimiz için gıda beğımsızlığını sağlama yolunda hayati bir çözüm olduğu kabulü temelinde geçiş sürecini özetlemekte. Son olarak, bu manifesto Bali sonrasında sürdürülen iklim müzakerelerinde, gıda sistemlerinin iklim ve enerji tartışmalarının ayrılmaz bir parçası olması gerekliliği konusunda bir çağrı yapmakta.

IPCC (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) Aşırı Hava Koşullarında Artış Öngörüyor

IPCC, Sahel’e (Tunus), Akdeniz’e, Afrika’nın güneyine ve güney Asya’ya düşen yağmur miktarındaki azalma gözönünde tutularak, kuraklıktan etkilenen alanların, 1900-2005 yılları arasında küresel olarak arttığını belirledi. IPCC ayrıca, sıcaklık dalgalarıyla daha sık karşılaştığımızı ve ağır yağışlardaki sıklığın birçok arazide arttığını belirtmekte. IPCC, bu gibi etkilerin, sıcaklığın artmaya devam etmesiyle birlikte daha da kötüleşeceği yönünde uyarmakta. 2100 itibariyle ısınmanın, daha önce beklenen olası 1,8 ila 4 derecelik artıştan daha kötü olacağını, 6,4 dereceye kadar bir artışın mümkün olduğunu tahmin etmekte.

Tarım üzerine etkiler çok fazla olacaktır. Daha sıcak günler ve geceler, daha sık sıcaklık dalgalarıve kuraklıktan etkilenen alanlardaki artış, ısı şiddetine, böcek sayısındaki artışa, suya erişimin azalmasına, çiftlik hayvanlarının ölümündeki artışın yanısıra toprak kalitesindeki kayıplara bağlı olarak sıcak yerlerde mahsül miktarında düşüşe sebep olacaktır. Bu etkiler Güney ülkelerinde bulunan birçok topluluk tarafından halihazırda yaşanmaktadır. Şiddetli yağışların artmasıyla erozyon ve toprağın su geçirgenliğini kaybetmesi nedeniyle ürünler zarar görecektir. Yoğun tropik kasırgalardaki artış ise, deniz seviyesinde oluşacak yükselmeyle birlikte kıyı akiferlerinde tuzlanma meydana getirerek, kıyı ekosistemlerinde mahsüllerin zarar görmesine sebep olacaktır. Pasifik adaları ve geniş deltalar şimdiden etki altındadır.

Bazı bölgeler özellikle kötü bir biçimde etkilenecektir. Bazı Afrika ülkelerinde yağmur suyuyla yapılan tarım sonucu elde edilen mahsülde – ki Afrika’da yapılan tarım büyük oranda bu şekilde gerçekleşir – 2020 yılı itibarıyla %50 kadar azalma olabilecek. Buna ek olarak, Afrika ülkelerinde yapılan tarımın ciddi şekilde tehlikede olduğu belirtilmekte. Latin Amerika’da bazı önemli ürünlerin verimliliğinde, gıda güvencesine zıt sonuçları olacak biçimde bir düşüş beklenmektedir. Avustralya’nın güneyinde ve doğusunda ve Yeni Zelanda’nın doğusunda bulunan birçok bölgede 2030 itibarıyla kuraklık nedeniyle üretimde düşüş beklenmektedir. Güney Avrupa’da, yüksek sıcaklık ve artan kuraklık ürün verimliliğini düşürmektedir. Hatta, Kuzey Amerika’da bile yüksek oranda tüketilmiş su kaynaklarına bağımlı ya da kendilerine uygun yelpazenin olabilecek en sıcak sınırına dayanmış ürünleri büyük zorluklar beklediği düşünülmektedir. Bu tür koşullar gıda üretimini çarpıcı bir şekilde etkileyecek ve uzmanların tahminlerine göre yetersiz beslenme ve açlık konusunda yaşanacak artış sonrasında 21. yüzyılın ortasında dünya nüfusunda bir azalma görülecektir. Ama, insanların gıdalarını yetiştirme ve kendilerini besleme üzerinde iklim değişikliğinin o ürkütücü, doğrudan yaşamın içine etkilerini görmek için hiç kimsenin geleceği beklemesine gerek yok.

Bu manifesto, değişkenliği giderek artan hava yapıları altında gıda üretimi yapmaya çalışan, at gözlüğü takmış, yıkıcı günümüz endüstrileşmiş yaklaşımının etkilerini açıkça ortaya koyuyor. Bunun yanında kendimizi doyurmanın sürdürülebilir, besleyici ve güvenli bir yapıda olmasının aynı zamanda iklim değişikliğinin etkilerini azaltma ve ona uyumu artırmaya da yardımcı olacağı fikrini kucaklıyor.

Bölüm 1: KÜRESELLEŞMİŞ ENDÜSTRİYEL TARIM HEM İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNE KATKIDA BULUNUR HEM DE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNE KARŞI KIRILGANDIR.

Uzun mesafe, enerji yoğun taşımacılığın mümkün kıldığı küreselleşmiş gıda sistemlerini, kimyasalları ve fosil yakıtları temel alan endüstriyel tarımın iklim üzerinde olumsuz bir etkisi vardır. Şu anki sera gazı salımının en az dörtte birini endüstriyel tarım üretmektedir. Günümüz ekonomik paradigması tarafından da desteklenen bu hakim sistem, iklim kararsızlığını hızlandırmış ve gıda güvensizliğini arttırmıştır. Merkezileşmiş dağıtım sistemlerini, yoğun enerji ve su girdilerine bağımlılığı ve tekdüzelik ve monokültürü temel aldığı için de aynı zamanda kırılganlığı arttırır.

Endüstriyel Tarım – İklim Değişikliğinin Baş Oyuncusu

Ticari tohumlarla, kimyasalların kullanımıyla, yüksek su tüketimiyle, yakıt yutan dev tarım araçları ve muazzam miktarlarda fosil yakıt temelli küresel taşımacılık sistemleriye tanımlanabilecek sanayileşmiş baskın gıda üretimi, hem iklim değişikliği karşısında hassastır hem de iklimi değiştirici etkisi büyüktür. Yiyeceğimizi üretme biçimimizin, sera gazı salımını azaltma ve iklim değişikliğine uyum gösterme yönünde önemli bir rolü olmak zorundadır.

Stern Review’in İklim Değişikliğinin Ekonomisi üzerine Raporuna göre, sera gazlarının %14’ü doğrudan tarımsal etkinlikler sonucu oluşmakta. Ancak, bu resmin tamamını oluşturmuyor. Toprak kullanımı (en çok, küreselleşmiş tarım için ormansızlaştırmayı kastederek) salımın %18’inden, taşımacılıksa %14’ünden sorumludur. Bilindiği üzere, ormansızlaştırmanın birçoğu ormanların yiyecek üretimi veya petrol çıkartma işlemleri için yok edilmesinden doğmaktadır. Şu anda uygulanan küresel gıda modeli ile yiyecekler yetiştirildiği yerlerden binlerce, onbinlerce kilometre uzağa taşınmaktadır. Bu durumda, hem toprak kullanımından hem de taşıma işlerinden kaynaklanan önemli oranda emisyon, sanayileşmiş gıda ve tarım sistemlerine atfedilebilir. Bu iki kategorinin oranları tüm resmin hesaplamasına katıldığında, kimileri küresel emisyonun sürdürülebilir olmayan tarımla ilişkisinin en az % 25 olduğunu öne sürmekte.

Sanayileşmiş tarımın iklim değişikliğine doğrudan katkısı, karbondioksit (CO2), metan (CH4) ve azot protoksit (N2O) gibi temel sera gazlarının salımı dolayısıyla olmakta. Karbondioksit salımına en çok toprak karbonunun atmosfere kaçması yoluyla kaybı (toprak kullanımının değişmesi – ormancılık sektörü) ve enerji yoğun gübre üretimi (sanayi sektörü) neden olmaktadır.

Modern sanayileşmiş tarımın bunlara katkısı, sulak alanların kurutulması uygulamaları, toprağın çok derin sürülmesi yoluyla kötü hava şartlarına maruz bırakılması, ağır makine kullanımıyla toprağın sıkıştırılması, aşırı otlatma yoluyla çölleştirme ve geniş alanlarda çok miktarda monokültür ürün yetiştirilmesi olarak kendini göstermektedir.

Metanın dünyayı ısıtma potansiyeli karbondioksitten 21 kat ve azot protoksitinkiyse 310 kat daha fazla olduğundan metan ve azot protoksitin, iklim değişikliğine katkısı özellikle daha güçlüdür. 1970’den beri bu sera gazlarının salımı, sırasıyla %40 ve %50 oranında artmıştır. IPCC’nin (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) 2007 Raporuna göre, azot gübreler tek başına en büyük salım kaynağı olarak tarımsal emisyon salımının %38’ini oluşturuyor.

Kimyasal olarak gübre verilmiş toprak yüksek seviyede azot protoksit içermektedir çünkü kimyasal gübreler topraktaki kolaylıkla erişilebilir azot mineralinin yoğunluğunu arttırmaktadır. Özellikle geviş getiren hayvanlar bağırsaklarında oluşan mayalanma sonucu metan üretirler. Yoğunlaştırılmış yemle beslendiklerinde bu üretim artar. %32 oranıyla bu ikinci büyük salım kaynağıdır. Tarımsal salımın %11 bir bölümüyse kimyasalların yoğunlukla kullanıldığı pirinç üretiminden kaynaklanmaktadır.

Monokültürler – Endüstriyel Tarım Sisteminin Tahakkümü

Günümüzün endüstriyel sistemi, monokültürü zorunlu kılıyor; toprak yönetiminde, gıda taşıması ve işlemesinde ihtiyaç duyulan tekdüzeliğe uyum sağlamak için daha az ürün cinsi ve çeşitliliğinde diretiyor. Ticari, yüksek rekolteli tür tohumları, tahmin edilebilir, çok dar bir hava koşulu aralığında çalışması için tasarlanıyor. Tam tersine, farklı kültürler, sulama, atık su, toprak zenginliği, dondan korunma ve hastalıkla mücadele için yaratıcı teknikler aracılığıyla zorlu ortamlara yanıt vermek üzere gelenekse bilgi üretmiş ve tohumları ıslah etmiş.

Uzaklardan Gelen Gıdanın Ayakizi ve Zorladıkları

Uzun gıda tedarik zincirinin küreseleşmiş iktisadi sistem üzerindeki
etkisi, başlıca sera gazlarının salınımının da sorumlularından. Gıda işlemesi, ambalajlanması, uzun yollarda soğutulması ve devasa ulaştırma yapılanma
sistemleri fosil yakıt kullanımını arttırıyor.

Örneğin A.B.D.’de ortalama bir tabak besin, kaynağından tabağa yaklaşık 2700 km yol kat eder. Birleşik Krallık’a deniz, hava ya da kara yoluyla gıda ürünleri ve hayvan yemi ithali, 83 milyar km.ye karşılık gelir. Bu yol, 1,6 milyar litre yakıt gerektirir, bu da 4,1 milyon ton karbondioksit salınımına yol açar.

İklim Değişikliğine Duyarlı Endüstriyel Gıda Sistemleri

Doğal ekosistemler, önemli ve etkin bir biçimde özümseyen ve yaşayan karbon öbeklerini temsil eden çok çeşitli bitki ve hayvanlardan oluşmuştur. Bu öbeklerin yarısı kadarı, canlı ya da ölü biyo-kütleler veya toprakta diğer biçimlerde organik karbon olarak yeraltındadır. Doğal ekosistemler biyotik ve biyotik olmayan baskılara karşı kararlı ve çabuk iyileşir durumdadır; saf karbon çukurları gibi davranırlar. Doğal ekosistemlerin endüstriyel tarıma dönüştürülmesi, topraktaki karbon havuzunun %60-75 oranında boşalmasına yol açar; bu kaybın da çoğu atmosfere serbest CO2 olarak verilmiştir. Kimi topraklar hektar başına 20 ila 80 ton karbon yitimiştir,
böylece toprak kalitesi ve dengesini düşürerek iklim değişikliğine çok daha duyarlı sistemler yaratmıştır.

Uzak mesafelere taşımacılık, iklim değişikliği çağında gıda sistemimizi de zarara açık hale getirdi. Gıda temini, havanın kaprislerine, ulaştırma giderlerine, yakıt teminine ve siyasi ve toplumsal dengesizliklere duyarlı kılıyor. Siklon, sel ve orkanlar gibi aşırı ölçüsüz hava koşulları tüm bir bölgenin gıda sistemini yerle bir edebiliyor. Monokültür ürünler, iklim değişikliği etkilerine duyarlılar ve bunu, yoğun kimyasal girdilere gereksinimleriyle şiddetlendiriyorlar. 1845’te milyonları öldüren İrlanda patates kıtlığı bunu örneklerinden biri. Diğer yandan, biyoçeşitliliğe dayalı sistemler yüksek derecede evrimleşmiştir ve hemen iyileşen, sürdürülebilir, dünyaya yayılmış tarım sistemlerinin temelini oluşturur. IPCC’nin bulguları ve günümüzün endüstrileşmiş küreselleşmiş gıda sisteminin kırılganlıkları, merkezileştirilmemiş, çeşitlilik içeren gıda modellerine doğru kayışa acil gerekliliği ortaya koyuyor.

Bölüm 2: EKOLOJİK VE ORGANİK TARIM İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİ AZALTMAYA VE ONA UYUMA KATKIDA BULUNUR

Tarım, fotosenteze dayalı tek insan etkinliğidir ve tamamen yenilenebilme gücü vardır. Ekolojik ve organik tarım sera gazı salınımını azaltıp bitkilerde ve
toprakta karbon tutulumunu arttırarak iklim değişikliğini hafifletir. Çok işlevli, biyoçeşitliliğe sahip tarım sistemleri ve yerel, çeşitlendirilmiş gıda sistemleri iklim değişikliği çağında gıda güvenliğini sağlamada elzemdir. Bu sistemlere küresel ve hızlı geçiş, hem iklim değişikliğini hafifletmek hem de gıda güvenliğini garanti altına almak için bir zorunluluktur.

İklim değişikliğine en başta katkı verenler endüstriyel tarım ve küreselleşmiş gıda sistemleri olduğu gibi bunlar, toprak, biyoçeşitlilik ve su gibi yaşamsal kaynakların kullanımı bakımından da sürdürülebilir olmaktan uzaktır. Birçok bölgede, özellikle “gelişmekte olan ülkeler” denen yerlerde, geleneksel sistemler, değişik nüfusları beslemede ve topluluklara sürdürülebilir rızklarını sağlamada halen başarılıdır. Endüstriyel zihniyetin üstün geldiği diğer dünya bölgeleri, aslen “gelişmiş” denen ülkeler, son yıllarda geleneksel ya da diğer biçimlerde ekolojik tarım sistemlerine başarılı bir geri dönüşü yaşıyor.

Bu tarım sistemleri, bölgesel ürün ve çiftlik hayvanı soylarının çeşitliliğine ve sentetik gübre ve pestisit gibi dış girdilerden kaçınmayı temel alıyor. Besinlerin yeniden kullanımına dayanıyor ve zararlılarla biyolojik yollarla başediyorlar. Organik ve ekolojiye dost tarımın başka yararları da var; toprak zenginliğinin artması bunlardan biri. Toprakların verimi ve kararlılığı çiftlikten organik gübre kullanılarak, ürün dönüşümünü çeşitlendirerek ve toprakları mümkün olduğunca bitki örtüsü altında bırakarak güçlendirilir. Bitki örtüsünü yoğun tutmak, fotosentetik işlemlerle serbest güneş enerjisinin çoğunu kullanarak biyokütleyi arttırmaya ve rüzgar, su erozyonunu önlemeye yarar. Bunun sonucu olarak ekolojik organik tarım altındaki topraklar, bir yılda hektar başına 733-3000 kg daha fazla karbondioksiti atmosferden emer.

Topraklarda karbon tutulumunu arttırmak, iklim değişikliğini hafifletmenin yaşamsal bir yönüdür. Karbon emilimini arttırmasıyla organik tarım, endüstriyel kimyasal tarıma göre daha düşük bir iklim etkisine sahip olur.

İklim etkisi, birim toprak alanı başına CO2 eşdeğeri bakımından sera gazı salınımına göre ölçülür. Ekolojik tarımın, salınımı %64 oranında azalttığı belirlenmiştir. Bir yandan da toprak yapısını ve kararlılığını düzeltir, böylece su tutma kapasitesini ve erozyona karşı mukavemeti de geliştirir.
Kalıcı ve çeşitli bitki örtüsü sayesinde bitkilerle mikroorganizmalar arasında
ortakyaşama (köklerle mantarlar arasında ortakyaşama, azot tutucu bakteriler vs.) giderek bollaşır ve hasat üretiminin kendini idame ettirmesi için artarak önem kazanır.

Genel inanışın ve önyargının aksine, ekolojik organik tarımda rekoltenin geleneksel tarımdan daha az olduğu doğru değildir. Düşük girdili geleneksel tarımla organik tarımın, 293 ayrı karşılaştırılmasıyla gerçekleştirilmiş geniş bir çalışma, gelişmiş ülkelerde organik tarım rekoltesinin geleneksel tarımdakiyle kabaca aynı mertebede olduğunu, gelişmekte olan ülkelerdeyse çok daha yüksek olduğunu göstermiştir. Üstelik yalnızca yeşil gübre kullanarak yeterinden fazla azot tutulabildiği bulunmuştur. A.B.D.’de Rodale Enstitüsü’nde uzun soluklu bir çalışma, normal yağmur miktarına sahip yıllarda organik ve geleneksel tarımın rekoltelerinin karşılaştırılabilir olduğunu, oysa kurak yıllarda organik rekoltenin çok daha yüksek olduğunu bulmuştur. Böylece organik olarak kullanılan alanların biyotik olmayan baskılara daha dayanıklı olduğu doğrulanmıştır.

Tarım sistemlerinin kendilerine yetmesi, günümüzde en iyi biçimde ekolojik organik tarımla temsil edilen bir ülküdür. Bununla birlikte, rekolteyi ve sürdürülebilirliği daha da arttırıcı yollar vardır: çift sürmeyi azaltmak (böylece enerji girdisini en aza indirmek), orman-tarımcılığı yapmak (sistemi kararlılaştırma ve çeşitlendirme) ya da hayvan barınma sistemlerini iyileştirme (gübre işleme, geviş getiren hayvanlar için metan salınımını azaltıcı diyetler) gibi…

İklim değişikliğini ekolojik organik tarım aracılığıyla hafifletmede iki temel esas şunlar: 1) yerel tüketim için gıda üretimini ihracat için üretime üstün tutmak, ve 2) ticari monokültür türler yerine yerli tarımsal biyoçeşitliliği kullanmak. Bu esaslar, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Kurumunun (GTK) şimdi genel olarak kabul ettiği “gıda egemenliği” ilkesinde içeriliyor.

Bölüm 3: YEREL, SÜRDÜRÜLEBİLİR GIDA SİSTEMLERİNE GEÇİŞ, ÇEVRE VE HALK SAĞLIĞI YARARINADIR

İktisadi küreselleşme beslenmede, yerel, çeşitli ve mevsimsel diyetten uzaklaşmamıza ve gıdaya bağlı yeni hastalıklara ve kötü sağlığa neden olan endüstriyel sentetik gıdaya geçilmesine yol açtı. İktisadi küreselleşme politikaları, kaynak ve enerji yoğun tüketim düzeniyle çevre üzerindeki yükü arttırıyor. Yerelleşme, çeşitlendirme ve mevsimsellik insan mutluluğunu, sağlığını ve beslenmesini iyileştirmede önemlidir. Tüm dünyada yerel sistemlere geçiş, ulaşım zincirlerini kısaltarak gıdanın ayakizlerini azaltacağı gibi paketleme, soğutma, depolama ve işleme yüzünden gıdanın üzerindeki enerji safrasını da hafifletecektir.

Son yüzyılda tarıma temelden yeni bir yaklaşım ortaya çıktı. Öncelikle kendi toplulukları için besin yetiştiren yerel çiftçiler yerine, yüksek derecede merkezileştirilmiş, küresel, yeni bir endüstriyel tarım ortaya çıktı ve yerel, merkezileştirilmemiş küçük ölçekli gıda sistemlerinin yerini hızla aldı. GTK’ye göre serbest iktisadi küreselleşme modeli, en az gelişmiş ülkelerin gıda ithalinde 1990-2000 arasında %54 artışa neden olmuştur. Geleneksel olarak yüzyıllardır insanlarını besleyecek kadar mısır üretmiş Meksika, A.B.D.’den bir çığ gibi gelen yapay ucuzluktaki mısır dampingi yüzünden tartışmasız bir mısır ithalatçısına dönüşmüştür. AB’den tavuk parçası ithali, Gana’da kümes hayvancılığıyla uğraşan çiftçileri yerinden etmiştir. Küresel endüstriyel gıda sisteminin gıda güvenliğini nasıl alaşağı ettiğine ilişkin sayısız örnek mevcuttur.

Yüzlerce yıllık gıda modelleri, geleneksel kültürlerle, iklimlerle, coğrafyayla, ekosistemlerle ve diğer bölgesel etkenlerle ilişkilidir. Endüstriyel model, geçen yirmi otuz yılda “gelişmiş” ülkelerde baskın zihniyet olmuştur. 70 ve 80lerin Yeşil Devrim’iyle başlayarak, birçok “gelişmekte olan” ülke de kimyasal ve enerji yoğun tarım uygulamalarını benimsemiştir. Örneğin Yeşil Devrim’in, ticari, “yüksek rekolteli” tohumları azot gübrelere ihtiyaç duyuyordu; özellikle bunlar sera gazı salınımına güçlü katkıda bulunuyor.

Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi uluslararası kurumlarca, yapısal uyum paketleri (SAP) olarak bilinen finansal yapılar aracılığıyla, 20-30 yılın endüstriyel düzeni gelişmekte olan ülkelere yutturuluyor. Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) hem Kuzey’de hem Güney’de endüstriyelleşmiş tarımı dayatıyor ve tutunmasını sağlamaya çalışıyor. DTÖ kuralları yasal olarak bağlayıcıdır ve yaptırım gücü fazladır. Bu yüzden küreselleşmiş endüstriyel gıda sitemlerine geçişte güçlü etkenlerdir ve iktisadi ve toplumsal politikaları hayata geçirmede önemli araçlardır. İkili anlaşmalar ve uluslararası yardım kuruluşları da günümüzün tarım paradigmasının bileşenleridir. Bu küresel anlaşmaların ve kurumların kuralları ve ilkeleri hükümetler arasında müzakere edilse de, aslında tüm bunlar, bu anlaşmaların ana kazançlıları, -şirket tarımı yapan kurumlar- tarafından el çabukluğuyla halledilmektedir.
Gıda yetiştirme işi, yaşamın temel bir gerekliliğini üretmekten küresel metaları üretmeye kaymıştır.

Gıdayı teknoloji ve sermaye yatırımına bağlı bir meta olarak görmekten çok, insanlar ve doğal kaynaklar (“doğal sermaye”) binyıllardır insanlığı besleyen geleneksel düzenlerin merkezindedir. Yine de bu düzenler, fosil yakıtlara hayli bağımlı sistemler uğruna bertaraf edilmektedir. Üstelik, bu endüstriyel sistem, gezegen sağlığı için artık ümitsizce muhtaç olduğumuz, o karbon soğurucu bitki ve yaban hayatı yok etmektedir.

Gıda Üretiminin ve Tüketiminin Kontrolünde Tekelleşme

Üretim ve tüketimde tekelleşme sanayi sisteminin kalite göstergesidir. Bu durum kendini tarımda, gıda üretim ve tüketiminin sanayi devleri tarafından artan kontrolü şeklinde göstermektedir. Geçim için tarım yapmak artık istisna olmuş, yerel gıda sistemleri daralmıştır.

Yiyeceğin şirketleşmiş tekeline şu örnekleri verebiliriz:
− 2005 yılına gelindiğinde gıda zincirinin ilk halkasını oluşturan en büyük 10 tohum şirketi, dünyanın ticari tohum satışının %50’sini elinde tutmaktaydı. Bu sadece iki yılda % 17 oranında artış demekti.

− 2000 yılında beş hububat ticareti şirketi dünya tahıl pazarının %75’ini ve fiyatlarını elinde tutmaktaydı.

− Sebze tohumu pazarındaysa Monsanto başı çekiyor. Fasülye satışlarının %31’ini, salatalık tohumu satışlarının %38’ini, acı biber satışlarının %34’ünü, tatlı biber satışlarının %29’unu, domates tohumu satışlarının %23’ünü ve soğan satışlarının %25’ini elinde tutmakta.
“(Sayılar, Rural Advancement Foundation International, Kanada ve ETC group Kanada tarafından sunulmuştur.)

İşlemede ve ticarette tekelleşme yiyecek akışında farklılıklar gösterdi. Arjantin ve Brezilya gibi ihracat odaklı ülkeler, monokültür tarımla ürettikleri milyonlarca ton GDO’lu soya fasülyesini Avrupa’nın devlet tarafından desteklenen aşırı besili, semirmiş hayvanlarını beslemek için ihraç eder. Bu ise toprak erozyonuna ve kırsalda sosyal açıdan çölleşmeye sebep olarak çok sağlıksız ve enerji verimliliği olmayan et temelli diyetin desteklenmesi şeklinde kabul görür.

Meyve ve sebze ticaretinin Güney’den Kuzey’e doğru olması suyun “gerçek akışının” üreten ve ihraç eden ülkelerden ithal eden ülkelere doğru olması anlamına gelmektedir. Yerel gıda sistemlerinden uzaklaştırılan su, kaynaklar ve eşitsizlikler üzerine olan ihtilafları kızıştırmakta. İşlenmiş yiyeceklerin %70’den fazlası, doğal varlıkları etkileyerek ve gelişmekte olan ülkelerdeki enerji kullanımını arttırarak Güney’den Kuzey’e geçmektedir.

Tüketimde Geçişler

Üretim ve dağıtım modellerinde meydana gelen yapısal değişiklikler, beslenmedeki değişimi hızlandırmış, tüketim ve refah düzeyinde eşitsizlikleri artırmıştır. Reklam, tüketicilerin davranışlarında ve tat duyularında sağlıksız değişimleri destekler. Bir yanda iletişim stratejileri, diğer yanda kurnazca hesaplanmış tuz, şeker ve yağ kullanarak kolayca lezzetlendirilebilir yiyeceklere ulaşılabilirlik, yerel yiyecek sistemlerinden süpermarket temelli zincirlere kayışa yol açar.

Kaynaklardaki bu tekelleşme yiyecek çeşitliliğinde aşınmaya ve tek tipleşmeye yol açmakta. Süt ürünleri, et ve yağ üzerine kurulmuş bir beslenme şekline geçiş, obezite, diyabet ve kalp krizi gibi gıdaya bağlı hastalıkların artışına yol açmakta. Güney ülkeleri batı tipi bir beslenme biçimini kendilerine uyarladıklarından bu tür hastalıklar bu ülkelerde de artma yolundadır.

2025 yılı itibarıyle, Çin’deki tüm ölümlerin %52’sini beslenmeyle ilişkili kronik hastalıkların oluşturacağı öngörülmekte. Sri Lanka’da şu anda beslenmeye bağlı kronik hastalıkların oranı tüm ölümlerin %18,3’ini ve devlet hastanesi harcamalarının ise %10,2’sini oluşturmakta.

Bu gibi önceden pişirilmiş, işlenmiş yiyecekler, kullanılan paketleme malzemelerini de eklediğimizde çok miktarda enerji sarfı üzerine kurulmuştur ve geleneksel yemek satışlarıın iki misli yaygınlaşmıştır. Bu tür yiyecek sistemleri gitgide aile etkinliklerinin yerini almakta ve bilgi, kültür ve sosyalleşme konusunda kayıplara yol açmaktadır.

Yeniden yerele dönüş geçiş sürecinde bir anahtardır

Sürdürülebilir gıda sistemlerine geçiş üretim, ticaret ve tüketimde yeniden yerele dönüşü temel almalıdır.

Öncelikle yerele dönüş sembolik olmalıdır: tüketiciler ürünlerin nereden geldiğini bilmelidir, böylelikle bilgili ve sorumlu bir seçim yapabilirler. Etiketler hammaddenin kaynağını belirtmelidir. Örneğin, mevcut AB mevzuatına göre birkaç ürün dışında, ham ürünün geldiği yeri bilmek olası değildir. Etiketler yalnızca ürünün işlendiği ya da paketlendiği yeri belirtir. European Geographical Indications (Avrupa Coğrafi Göstergeleri), Slow Food Praesidia ve birkaç benzer uygulamaysa, tüketicilerin ürünlerin meziyet ve özelliklerini geldikleri yerlerle ilişkilendirmesine izin verir. Adil ticaret etiketleri tüketicileri üretimin toplumsal koşulları hakkında bilgilendirir. “Gıda kilometresi” etiket uygulaması da en kısa ve enerji verimliliği en yüksek yoldan gelen ürünü seçmesi konusunda tüketiciye yardımcı olabilir.

İkinci olarak, yerelleştirme ilişkisel olmalıdır, öyle ki alternatif pazarlama düzenlemeleri çiftçileri tüketiciyle buluşturmalı, çiftçilere tüketiciyle güvene dayalı bir ilişki ve birlikte öğrenme süreci yaratma fırsatı vermelidir. Son yıllarda bu alanda birçok girişim filizlenmiştir, bunların arasında tüketici kooperatifleri, yiyecek kutusu projeleri, eve teslim girişimleri, fuarlar, posta siparişli yerel dükkanlar, lokantalar, turist girişimciliği vs. İletişimin temeli çevre, kalite, ahlak, yaşam biçimi ve sorumluluk üzerindedir. Adil ticaret ve organik hareketlerin işbirliği en büyük öneme sahiptir. Yakın geçmişte kurulan Biyo-Bölgesel-Fuar girişimi küreselleşmiş gıdaya nasıl karşı durulacağına bir örnektir. Bavaryalı bu kurum adil ticaret, tüketici birlikleri, kilise örgütleri, bölgesel girişimler ve organik çiftçiler gibi pek çok grubu bir araya topluyor.
Burada amaç, çiftçileri daha adil bir kazanca kavuşturup geçimlerini güvence altına almak, bölgesel ekonomik döngüleri güçlendirmek ve aynı anda ekosistemi korumaktır.

Üçüncü olarak, yerelleştirme mekansal olmalıdır, üretim, dağıtım ve tüketim tanımlı bir mekanda toplanmalıdır. Çiftçi pazarları, çiftlikte satış, halk destekli tarım (CSA), yerel menülü lokantalar ve kooperatifler, ortak hareket üzerine ve çoğunlukla zaten yerleşik toplumsal ağlar üzerine kurulmuş yaratıcı örgütlenme yapılarıdır. Bu gibi üretim ve dağıtım uygulamaları doğal sermayeyi korur ya da iyileştirir; gıdanın sırtındaki yükü azaltır.

Bölüm 4: BİYOÇEŞİTLİLİK KIRILGANLIĞI AZALTIR, DAYANIKLILIĞI ARTTIRIR

Biyoçeşitlilik, gıda güvencesinin temelidir. Biyoçeşitlilik ekolojik ve organik tarımın da temelidir çünkü fosil yakıtlara ve kimyasal girdilere alternatif oluşturur. Toprağa daha çok karbon döndürerek, toprağın kuraklığa, sellere ve erozyona karşı dayanıklılığını yükseltir, iklim değişikliğine karşı direncini arttırır. Biyoçeşitlilik, toplumun geleceğe uyumu ve evrimi için tek doğal güvencedir. Gıda sistemlerindeki genetik ve kültürel çeşitliliği arttırmak ve ortak alanlardaki bu biyoçeşitliliği korumak, iklim değişikliği meselesine karşı önemli uyum stratejileridir.

Biyoçeşitlilik yaşayan karbondur ve iklim değişliği için bir çözümdür. Endüstriyel tarımsa ölü karbon ekonomisidir. Ayrıca, daha çok biyoçeşitlilik hem gıda üretimini arttıran hem de enerji sağlayan daha çok biyokütle demektir. İklim felaketlerine karşı dayanıklılık sadece biyoçeşitlilik yoluyla sağlanır. 1998’deki Orrissa Büyük Kasırgası’nın ve 2004’teki Tsunami’nin ardından, Navdanya Tohum Merkezi tuza dayanıklı tohum çeşitlerini dağıttı. Bu “umut tohumları”, denizle tuzlanmış topraklarda tarımı yeniden canlandırdı. Şimdi bu tohum kurtarıcı hareket, iklim aşırılıklarına yanıt vermek üzere kuraklığa, sellere ve tuza dayanıklı tohum çeşitlerinin bulunduğu, çiftçilerin tohum bankalarını yaratmaktadır. Çeşitlilik hem iklim aşırılıklarına hem de iklim belirsizliğine karşı koruma sağlar. Monokültürler ve merkezileştirme miyop saplantılardır; yerini çeşitliliğe ve adem-merkeziyetçiliğe bırakmalıdır.

Biyoçeşitliliğe dayalı organik tarım bir yandan korunmasızlığı azaltıp dayanıklılığı arttırırken diğer yandan daha çok gıda ve yüksek gelir üretir. Bilimadamı ve profesör David Pimentel’in gözlemlediği üzere: “ABD’de mısır ve fasulye üretiminde organik tarım yaklaşımı, ortalama yüzde 30 daha az fosil enerji kullanmasının yanı sıra konvansiyonel tarıma göre toprakta daha çok su biriktiriyor, daha az erozyona neden oluyor, toprağın kalitesine özen gösteriyor ve biyolojik kaynakları daha çok koruyor.” Mitch Kasırgası’ndan sonra Orta Amerika’da biyoçeşitliliğe dayalı organik tarım yapan çiftçiler, kimyasal tarım yapanlara göre daha az zarar gördü. Ekolojik tarım arazileri, daha çok üst toprağa ve toprak nemliliğine sahipti, daha az erozyonla ve daha az ekonomik kayıpla karşılaştı.

Topraktaki organik maddeler, aerobik ve anaerobik ortamda ayrışırken karbon (C) sırasıyla karbondioksit (CO2) ve metan (CH4) olarak atmosfere döner. Topraktaki karbon havuzunun yüzde 10 azalması ve atmosfere salımı, fosil yakıtlarca insan kaynaklı karbondioksit salımının 30 yılına denktir. Organik tarım, toprak kaynaklarını korur ve doğrudan ve dolaylı olarak kardondioksit salımının azalmasına katkıda bulunur. Bunu da toprağın sürülmesini azaltarak ve toprak yüzeyinde daha çok kalıntı kalmasını sağlayarak (erozyonu ve karbon kayıplarını düşürüp) yapar. Toprak üzerindeki bu kalıntılar daha sonra toprak omurgasızları ve mikro organizmaları (mantar ve bakteriler) aracılığıyla toprağa geri karıştırılır. Tüm bu işlemler organik maddenin mineralleşmesini azaltır.

Biyoçeşitliliğe dayalı organik ve yerel gıda sistemleri, iklim değişikliğinin etkilerinin hafifletilmesine ve ona uyuma katkıda bulunur. Etkilerin hafifletilmesi, daha az sera gazı salımının ve bitkiler ve toprak tarafından daha fazla CO2 soğurulmasının sonucudur. Organik tarım, organik maddenin dönüştürülmesine dayalıyken, kimyasal tarım, azot protoksit salan gübrelere dayalıdır. Biyoçeşitliliğe dayalı küçük organik çiftlikler, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, neredeyse hiç fosil yakıt kullanmaz. Tarımsal işlemler için enerji, hayvansal enerjiden elde edilir. Toprak verimliliği, toprak organizmalarını geri döndürülmüş organik maddelerle besleyerek yaratılır. Buysa sera gazı salımlarını azaltır. Biyoçeşitliliğe sahip sistemler daha çok su tutma kapasitesine sahip ve bu yüzden kuraklığa ve sellere daha dayanıklıdır. Navdanya çalışmaları, organik tarımın, karbon soğrulmasını yüzde 55 kadar (tarımsal ormanlar eklendiğinde daha da çok) ve su tutma kapasitesini yüzde 10 kadar arttırdığını, böylece iklim değişikliğinin etkilerinin hafifletilmesine ve ona uyuma katkıda bulunduğunu gösterdi. Son olarak, biyoçeşitliliğe dayalı organik çiftlikler, gıda güvencesi pahasına bir tercih değildir. Navdanya ve diğer araştırma kurumları tarafından yapılan araştırmalar, biyoçeşitliliğe dayalı organik çiftliklerin endüstriyel monokültüre göre daha çok gıda ve daha yüksek gelir getirdiğini gösteriyor. Bu sayede, biyoçeşitliliğin kuvvetlenmesi, iklim değişikliğinin hafifletilmesinin ve karbon tutulmasının dönüm başına düşen miktarını arttırır; böylece arazi kullanımı üzerinde, ormanlardan yoğun kimyasallı monokültür ekim alanlarına dönüşüme yönelik baskıyı azaltır.

Sonuç olarak biyoçeşitlilik, özellikle iklim değişikliği çağında bizim doğal sermayemiz, ekolojik sigortamızdır. Biyoçeşitliliğe dayalı çiftçilik ve küçük ölçekli çiftlikler birbirine kardeşken şirketlerin öncülüğündeki küreselleşme politikaları çiftçileri topraklarının, köylüleri tarımın dışına atıyor. Küçük ölçekli, biyoçeşitliliğe dayalı organik çiftçiliği koruyan ve destekleyen politikalar için çok büyük bir geri dönüşe ihtiyaç var.

Bölüm 5: GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ TOHUMLAR VE CİNSLER (GD)- YANLIŞ BİR ÇÖZÜM VE TEHLİKELİ BİR SAPMA

Genetiği değiştirilmiş ürünler yanlış bir çözümdür. İklim değişikliğini yatıştırma görevimizden tehlikeli bir sapmadır. Sürdürülebilir biçimde gıda ve enerji sağlamaya ve kaynakları korumaya ters düşmektedir. Genetiği değiştirilmiş gıda, lif ve yakıtlar, endüstriyel monokültür ürünlerinin tüm kusurlarını ağırlaştırır: daha çok genetik tekdüzelik, dolayısıyla biyotik ve abiyotik baskılara karşı daha az direnç, su ve böcek ilacına daha çok talep. Genetiği değiştirilmiş bu ürünler, artık gözden düşmüş ve terk edilmiş genetik determinist zihniyete dayanarak yaratılmıştır; böylece sağlık ve çevre konusunda fazladan risklidirler. Ayrıca patent tekellerinin oluşmasına yol açarak, çiftçi haklarının altını oymakla kalmayıp iklim değişikliğine uyum için biyoçeşitlilik üzerine yapılan araştırmaların engellenmesine neden olurlar.

Genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO), ya da genetik olarak tasarlanmış organizmalar (GT), çoğu zaman türümüzün hayatta kalması için nazik birçok sorunun çözümü olarak sunuluyor. Destekçileri, GDOların açların beslenmesine, özellikle nüfus artışı göz önünde bulundurulduğunda yanıt olduğunu; hastalıkları iyileştireceğini; iklim değişikliğini hafifleteceğini iddia ediyor. Bugüne kadar bu iddaların hiçbirinin içi doldurulmadı, aksine birçok bilimsel araştırma ve birçok çiftlik deneyimi bu iddaları yalanlıyor. Aslına bakarsanız, biyoteknoloji şirketleri, rekolteyi arttıran, besin değerini zenginleştiren ve kuraklık ve/veya tuza dayanıklı genetiği değiştirilmiş tek bir ürün sunmakta bile başarısız kaldı.

GDOların Başarısızlıkları

GDOlar yalnızca iddalarını karşılamakta başarısız olmadılar, ayrıca birçok ciddi soruna da neden oldular; örneğin, GT olmayan ekinlerin GTlerle kirlenmesi, kimyasallar ve böcek ilaçlarındaki artış, biyoçeşitliliğin azalması, vahşi hayatın zarar görmesi, “süper yabani otların” türemesi, şirketlerin tohumları ve gıda arzını daha iyi kontrol edebilmesi gibi.

Bu zamana kadar bitki genetik mühendisliği yalnızca dört bitki türünde olmak üzere yalnızca iki GDO özelliği (trait) yarattı. Bu dört GDO ürünü, mısır, soya fasülyesi, kanola ve pamuktur ve bunların iki özelliği değiştirilmiştir: böceklere olan dirençleri (Bt) ve yabani bitki ilaçlarına olan toleransları.
GDO destekçileri değiştirilmiş bu iki özelliğin böcek ilacı ve su kullanımını azalttığını dolayısıyla iklim değişikliğini hafiflettiğini ileri sürüyor. Fakat, gerçekler epey farklı.

Böceğe dirençli pamukta çok büyük mahsul başarısızlıkları oldu. Bunlardan dünyanın birçok başka bölgesinde de tekrar edebilecek bir örneği veriyoruz: Monsanto’nun Bt pamuğu, 2001’de Endonezya’da Güney Sulawesi’ye çiftçilere daha çok rekolte ve böcek ilacına daha az ihtiyaç vaadiyle girdi. Aksine, kuraklık Bt pamuğun üzerinde zararlı popülasyonu patlamasına yol açarken, diğer pamuk çeşitleri etkilenmedi. Çifçiler daha az ilaç kullanmak yerine, zararlıları kontrol edebilmek için farklı bir karışımla daha çok ilaç kullanmak durumunda kaldı.

Üstüne üstlük Sulawesi’de çok da sorun olmayan bir böcek cinsine dirençli olsun diye tasarlanmış Bt pamuk, daha önemli başka zararlı türlerine dayanıksızdı. Ortalama mahsul dönüm başına 11 tonda kaldı (söz verilen 30 ila 70 ton arasındaydı), bazı yerlerde hasadın tamamı başarısız oldu. Bir yıllık ekimin sonunda Bt pamuk yetiştiren 4,438 çiftçinin yüzde 70’i aldığı kredileri geriye ödeyemedi. Daha da kötüsü, şirket tek taraflı olarak tohum fiyatlarını yükseltti.

Hindistan’da pahalı tohumlar ve kimyasallardan dolayı borca batmış çiftçi intiharları, Bt pamuğun en çok yayıldığı yerlerde en fazla gerçekleşiyor.

Yakınlarındaki yabani otları (ya da zararlıları) öldürmek için kullanılan ilaçlara karşı daha dayanıklı olmak için tasarlananan bitkiler de benzer başarısızlıklar gösterdi.

Monsanto’nun, 1990’ların ortalarında Arjantin’e getirilen yabani ot ilaçlarına (glyphosate) dirençli soyaları, bu ilaçlara toleranslı ürünlere özgü başarısızlıkların başlıca örneğidir. Son yıllarda soya çiftçileri, glyphosate’e doğal olarak dirençli yabani otların ve yabani ot sorununa dönüşen “işgüzar” GD soya bitkilerinin katlanarak artmasıyla mücadele etmek için daha kuvvetli ilaçlar kullanmaya başladı. Bu ağır ilaç kullanımı komşu çiftlikleri etkiledi; sağlık sorunlarına, çiftlik hayvanı ölümlerine ve mahsul zararına yol açtı. GT soyayla ilintili diğer bazı sorunlar toprak verimliliği kaybı, ormansızlaşma, sel baskınları ve küçük çiftçilerle toprak işçilerinin yerinden edilmesidir.

ABD Tarım Bakanlığı verilerine dayalı olmakla birlikte en geniş kapsamlı, bağımsız tahlile göre GD ürünler ABD’de böcek ilacı kullanımını 1996-2004 arasında 122 milyon sterlin arttırdı.

GDO bitkileri için daha az su kullanıldığına dair iddalar da henüz temelden yoksundur. Tam tersine, çiftçiler GDO bitkilerinin yerli ve geleneksel ürünlere göre daha fazla su gerektirdiğini farketti. Bu durumun nedeni de şudur: GDOlar ticari getirisi daha fazla olan bitki türlerine sokuldu; bu türlerin kökleri genelde kısadır, yüzeyelve sığ su kaynaklarına, sulamaya ihtiyaç duyar, böylece daha çok su isterler.

GDOların ek riskleri

Ekilmiş veya vahşi bitkilerle GDOlar arasında düzenli polen alışverişi olduğu biliniyor. Ürüne ve polenleşme türüne bağlı olarak, kirlenme, komşu arazilerin korunması için konmuş resmi sınırların ötesine yayılabilir. Yakın ilişkili türler bir yana, diğer türlere de bulaşabilir. Eğer GDO arazi denemeleri daha da yayılırsa, yakın zamanda biyolojik çiftçiliğin olanaksız olacağını biliyoruz. GDOları yetiştirmek geri döndürülemez bir ekolojik budalalıktır. Bu kadar felaket bir verimle GDOların iklim değişikliğini hafifletmeye nasıl yardımcı olacağını anlamak zor. Uygulamada bunun tam aksi söz konusu.

Bölüm 6: ENDÜSTRİYEL AGRO-YAKITLAR: YANLIŞ ÇÖZÜM ÖNERİSİ VE GIDA GÜVENCESİNE YENİ BİR TEHDİT

Gıda insanın en temel ihtiyacıdır ve sürdürülebilir tarım, gıdayı öncelik alan politikalara dayanmalıdır. Endüstriyel agro-yakıtlar genetiği değiştirilmiş organizmaları gizlice yaymaktadır ve sürdürülebilir olmaktan uzaktır.

Agro-yakıt tarımı, yağmur ormanlarının yerini soya, palmiye yağı ve şeker kamışı ekim alanlarına bırakarak, iklim değişikliği konusundaki problemleri şiddetlendirmektedir. Bu durum eşi görülmemiş bir biçimde yerli ve kırsal toplulukların topraklarının ele geçirilmesine yol açmaktadır.

Endüstriyel agro-yakıtlar, milyarlarca insanın gıda hakkını tehdit ederek sürdürülebilir olmayan tarıma destek vermektedir. Bu yetmezmiş gibi, gıda mahsulleri ekiminden agro-yakıt ekimine hızlı geçiş yüzünden gıda fiyatları artmaktadır.

Sürdürülebilir enerji politikaları adem-merkeziyetçi olmalı, genel enerji tüketimini düşürmelidir; gıda güvencesinin sağlanması tarım ve gıda sistemlerinin en kapsayıcı amacı haline gelmelidir.

Aynı zamanda biyoyakıt olarak da anılan agro-yakıtlar, mısır, soya, kanola ve şeker kamışı, ve yağ içeren yıllık bitkiler-jatropha, palmiye tohumu yağı- gibi gıda ürünlerinden elde edilmektedir.

Agro-yakıtlar, fosil yakıtlara ‘yeşil’ alternatif ve iklim değişikliğine deva olarak desteklenmekte ve sunulmaktadır. Oysa bugün birçok bilimsel raporun gösterdiği üzere agro-yakıtlar, “beşikten-mezara” döngüsü -yakıtın büyüme, üretim ve yakılması- düşünüldüğünde açıkça negatif enerji sistemidir. New York Cornell Üniversitesi’nden profesör David Pimental ve California Üniversitesi, Berkeley’den Ted Patzek’in yürüttüğü bir araştırmaya göre, mısırdan elde edilen etanolden bir litre üretmek için bir litreden daha fazla fosil yakıt (yüzde 30 daha fazla) harcanmaktadır. Yani etanol ve diğer agro-yakıtlar fosil yakıttan daha fazla gaz salımına sahiptir.

Yine de, agro-yakıtların iklim problemini çözemeyecekleri yönünde böylesi bir kanıta karşın, birçok ülke üreticilere ve yetiştiricilere toplu destekler vermekte, milyarlık yatırımlar yapmaktadır. Brezilya şeker kamışı etanolüne oynamakta, Endonezya ve Malezya kalan az sayıdaki ormanlarını palmiye yağı üretimine ayırmakta ve Amerika Birleşik Devletleri de mısır tabanlı etanol üretimini yoğun bir şekilde desteklemektedir.

Amerika Birleşik Devletleri: Genetiği Değiştirilmiş Mısır Tarımı

Etanol üretiminde kullanılan GD mısır tarımı, agro-yakıtların evriminde özellikle tedirgin eden tehlikeli bir safhadır. ABD’deki pazarlama kampanyaları, etanolün aile tarımı, Amerikalı tüketiciler ve çevre için iyi olduğunu gücünü arttırarak söylemektedir. Bu artış sıkı bir biçimde ABD’nin GD mısır üretimindeki ihracatının azalması ile ilişkilidir. Monsanto, Archer Daniel Midlands ve diğer benzeri şirketler GD mısır tarımına ve etanol üretimine büyük yatırım yaptı. 1990ların ortasında, GD mısır üretimi konusunda Amerikalı çitçiler teşvik edildi ve 2003’e gelindiğinde ABD’de yetişen tüm mısırın yaklaşık yüzde 45’inin (14.5 milyon hektara karşılık gelmektedir) genetiği değiştirilmişti. Buna rağmen, Avrupa Birliği, Afrika ve diğer bölgelerdeki tüketiciler GD mısırları reddetti ve Amerikalı mısır üreticileri mısır fazlası ile baş başa kaldı. Üreticiler ve şirket tarımı yapanlar sıkışıp GD mısırlara pazar aramaya başladı; etanol bu pazarı yarattı. Bu pazarlama düzeninde, alay eder gibi, GD mısırlar şimdi de fosil yakıtlara yeşil çözüm olarak sunulmakta, GDOların ekosisteme ve potansiyel olarak insan sağlına vereceği çeşitli zararlardan bahsedilmemektedir. Etanol üretmek için daha fazla mısıra ani talep, ABD’deki mısır üretim arazisinin miktarını tavan yaptırdı. 2007’de, ABD Tarım Bakanlığı’nın tahminine göre, üreticiler 2006 yılına göre yüzde 24 daha fazla mısır tarımı yapmış. Gelecek beş yıl içinde de, 2007 ABD Tarım Yasası taslağı, şirket kontrolündeki mısır üreticilerine destek olarak milyarlarca doları azar azar verecektir. Mısır üretimine yapılan doğrudan desteklerin yanında, mısır etanolü için, benzine karıştırılacak her bir litre etanol karşılığında, 13,5 sent vergi kredisi verilmektedir (rafinelerin benzine etanol katması artık yasal zorunluluktur). Otoyol fonları da etanol üretimine her yıl 600 milyon dolarlık katkıda bulunmaktadır. Bunun yanında, aşındırıcı özellikleri yüzünden var olan ya da geleneksel boru hatlarıyla taşınamayan ethanolün aktarımı için boru hattı kurulmasına yönelik çeşitli destekler verilmektedir. ABD mısır üreticilerini koruma hamlesi olarak, ABD Meclisi ucuz, şeker kamışı bazlı Brezilya etanolünün ülkeye girmesini önlemek için yüksek gümrük tarifeleri uygulamaktadır. Ayrıca, gelecek tarım yasa taslağında bir bölümü olarak, ABD Meclisi, şeker kamışı etanolü üretimi için desteklerin arttırılması beklentilerini tartışmaktadır.

Agroyakıt Mahsülleri Ormansızlaşmayı Arttırır

Dünya Kaynakları Enstitüsü’ne göre son 150 yılda ormansızlaşma özellikle karbondioksit olmak üzere küresel sera gazı salımının %20 ila 30’undan sorumludur. Doğal ekosistemlerin tahribi, alan açmak için ormanların yakılması, meraların sürülmesiyle atmosfere sera gazı bırakmanın yanında gezegeni karbon salımını soğuran doğal süngerlerinden mahrum bırakmakta.

Ekim alanları, yerini aldığı yağmur ormanlarından ve hatta fundalıklardan bile daha az karbon soğurmaktadır, yine de agroyakıtlara olan talep, ormanların, meraların, nadasa ve korumaya bırakılan arazilerin tahribine yol açmakta. Uluslararası Enerji Kurulu’nun 2004 yılındaki bir raporunda, fosil yakıtların agroyakıtlarla %10 oranında ikamesinin ABD ve AB’de varolan ekili alanlarının sırasıyla %43 ve %38’ine malolacağını tahmin etmiştir.

Fosil yakıtların büyük oranda ikamesi için, çok daha fazla miktarda ormanın ve meranın yok edilmesi gerekecektir. Brezilya’da Amazon ormanlarında geniş topraklar hayvan yemi için yetiştirilen soya fasülyesi için çoktan açılmıştır. Bu arada, şekerkamışı dikim alanları da bir yandan Amazon’a tecavüz ederken, diğer yandan Atlantik ormanları ve biyoçeşitliliği yüksek bir mera ekosistemi
olan Cerrado’da yoğunlaşmaktadır.

Şu ana kadar bu alanların üçte ikisi ya yok edilmiş ya da bozulmuştur. Öte yandan ABD’deçiftçiler soya ekiminden mısır ekimine geçtikçe, Brezilya soya üretimindeki arayı kapamak için Amazon’da daha fazla orman açma yoluna gitmiştir. Malezya ve Endonezya’daki tehdit daha da tahrip edicidir.

Dünyanın Dostları’nın bir raporu olan “Maymun için Yağ Skandalı” (2005), palmiye yağı ekim alanlarındaki genişlemenin, 1985-2000 yılları arasında Malezya’daki ormansızlaşmanın tahminen yüzde 87’sinden sorumlu olduğunu göstermektedir. Sumatra ve Borneo’da 4 milyon hektar orman palmiye çiftliklerine terkedilmiştir; Malezya’da 6 milyon hektar daha açılması planlanırken Endonezya’da açılacak orman miktarı 16,5 milyon hektardır.

Palmiye yağı “ormansızlaştıran dizel” olarak anılıyor çünkü ana biyoenerji mahsulü olma yolunda ilerliyor. Şu anki küresel palmiye yağı üretimi yılda 28 milyon tondan fazla ve 2020’de ikiye katlanması tasarlanıyor. Malezya ve Endonezya ortak bir taahhütlerini duyurdular; biyoyakıt üretimini beslemek için her biri yılda 6 milyon ton ham palmiye yağı üretecek. Bu imhayla karşı karşıyayken dahi, bunun, iklim ve enerjinin geleceği verilmişken şanssız bir gereklilik olduğunu hala söyleyenler var; oysa sayısız rapor, 30 yıllık bir süreçte, aynı araziye ekilmiş agroyakıt mahsüllerine göre bir ormanın 2 ila 9 misli karbon tutabildiğini ispatlıyor.

Yakıt mı Gıda mı?

850 milyonun üzerinde insan açlık çekmekte ve daha fazla insan yetersiz beslenme sorunları yaşamaktadır. Araziler gıda (ve hayvan yemi) için değil yakıt için mahsul yetiştirmeye dönerken gıda güvensizliği ve açlık artmaktadır.
Herkes için yeterli gıda sağlamak ahlaki bir konudur ve insanlığımızın ölçütüdür. Az sayıda insanın tüketimci ve endüstriyel yaşam biçimlerini sürdürmek için gıdanın yerine yakıtı koymak, ahlaki olmayan bir eylemdir. Yakıtlarda kullanılmak üzere değiştirilen birçok geleneksel gıda mahsulünün fiyatı artınca gıda fiyatları da artmıştır. Gıda fiyatlarında en küçük bir artış bile milyarlarca yoksul için korkunç sonuçlar doğurur. 2006 itibariyle
AB’de üretilen kolza tohumu yağının yüzde 60 kadarı biyoyakıt yapımında kullanılmıştır. Dev gıda şirketi Unilever 2007’de gıda üreticilerine ek maliyetin ton başına 1000 avroya yakın olacağını tahmin etmiştir. ABD’de mısır fiyatları Eylül 2006’dan beri yüzde 50’den fazla artmıştır; bu da dünyanın ABD mısırına bağımlı birçok bölgesinde mısır kıtlığına yol açmıştır.

Türlerin Yok Olması ve Diğer Çevresel Kaygılar

Türlerin yok olmasındaki tehlikeli hızın, iklim değişikliği yüzünden çarpıcı boyutlarda tırmanması bekleniyor. Agroyakıt ürünler için orman ve meraları açmayı sürdürmek bu krizi daha da kızıştıracaktır.

Agroyakıtlar toprakları da tehdit etmektedir. Mahsul artıkları, besleyici olsun diye sürerek toprağa geri vermek yerine sıkça biyoyakıt üretiminde kullanılmaktadır.

Başka bir kaygıysa hava kirliliğidir. Flemenk Teknolojik Araştırmalar Enstitüsü’nde yapılan araştırmalar biyodizelin fazladan sağlık ve çevre sorunlarına neden olduğu sonucuna varmıştır çünkü daha çok parçacık kirliliği yaratır, daha çok atık üretir ve haddinden çok bakteri üremesine yol açarak sığ suları oksijensiz bırakır.

Selülozik Biyoyakıtlar

Destekleyici deliller gıda mahsüllerine dayalı büyük ölçekli agroyakıtların sorunşarını açığa çıkarırken, birçok kişi çözüm sağlayacak yeni bir neslin geldiğini iddia ediyor: selülozik yakıtlar.

Oysa bu teknolojinin önünde birçok engel var. Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de profesör David Pimental, mısırdan elde edilen kadar brüt enerji elde etmek için iki misli selüloz ya da ağaca ihtiyaç duyulduğuna dikat çekiyor. Üstelik selüloz, yıkımı için asit ya da enzime gerek duyan lignin içine hapsolmuştur. Bunun ardından asitliği durdurmak için bir alkali uygulanır, sonra da mayalanma için böcekler sürece dahil edilir. Bu sayısız işlemler selülozun enerji çıktısına baskın gelen enerji girdileriyle sonuçlanır.

Ayrıca, organik maddeyi toprağa geri kazandırmak yerine biyokütleyi selülozik yakıtlara doğru çekmek, topraktaki organik maddeyi tüketeceği gibi çölleşmeye katkıda bulunur ve kuraklığa duyarlılığı arttırır.

Merkezileştirilmiş agroyakıt düzenlerinin, iklim değişikliğine yanıt olacak yol
olmadığı açıktır; araştırmalar adem-merkeziyetçi küçük ölçekli, çiftlikte-biyoenerji üretiminin, ekolojik zarara ya da gıda güvensizliğine yol açmadan net enerji kazancına götüreceğini göstermektedir.

Bölüm 7: SUYU KORUMA SÜRDÜRÜLEBİLİR TARIMIN MERKEZİNDE YER ALIR

Sanayileşmiş tarım, yoğun su kullanımı ve su kirliliğinini arttırmak yoluyla temiz suya erişilebilirliğinin azalmasına yol açmıştır. Dünyanın birçok bölgesindeki kuraklık ve su sıkıntısı iklim değişikliği nedeniyle artacaktır. Tarımda yooğun su kullanımının azaltılması hayati bir uyum stratejisidir. Ekolojik ve organik tarım, topraktaki su tutma kapasitesini su kalitesini de iyileştirerek arttırırken yoğun sulama gereksinimini de azaltmaktadır. Sanayileşmiş kimyasal tarım sa, yoğun su kullanımı, yeryüzü ve yer altı sularını tarım kimyasallarıyla kirletirken su krizine önemli bir katkı yapmaktadır.

Tropik ülkelerde, yoğun su kullanımı toprağın su geçirgenliğini kaybetmesi ve tuzlanma gibi ek sorunlar yaratarak verimli tarım topraklarını yiyecek üretimi dışı bırakmaktadır. İklim değişikliği dünyanın birçok bölgesinde suyla ilgili baskıyı arttıracaktır. Avustralya halihazırda iyiden iyiye alanı genişlemiş kuraklıktan muzdaripken Darfur’da kırsalcılar ve yerleşik çiftçiler arasındaki anlaşmazlık Çad Nehrinin suyunun azalmasından kaynaklanmakta.

Brezilya yağmur ormanlarının soya için, Endonezya’nın palmiye tohumu yağı için harap edilmesi yağmur ormanları tarafından yaratılan yerel su döngüsünü bozmaktadır. Küresel ısınma ana nehir sistemlerinin dolmasını sağlayan buzulların erimesinin başlamasına sebep olmuştur. Himalayalar’da bulunan 5.018’den fazla buzul bu durumdan etkilenmektedir. Pindari buzulu yılda 13 metre, ve Ganges buzuluysa yılda 30 metre geri çekilmektedir. 13 yıl içinde kilometrenin üçte biri oranında geri çekilmiş olacak.

Yirmi yıl içinde Himalaya buzulları 500.000 km²’den 100.000 km²’ye düşecek. Birkaç on yıl içindeyse yazın en kavurucu günlerinde kuraklıktan korunmayı sağlayacak Himalaya nehirlerini besleyen bir tek bile buzul kalmamış olacak. Bunun sonucunda kişi başına düşen su miktarı 1800 m³’ten 1000 m³’e düşecektir. Su israfını ve kirliliği azaltmak yaşamsal bir zaruriyet haline gelmiştir. Ekolojik ve organik tarım, toprağın organik içeriğini arttırmak yoluyla topraktaki nemi koruyarak su kullanımının azalmasına katkıda bulunur. Organik olarak işlenmiş tarım toprakları uçlarda yaşanan meteorolojik olaylara daha iyi uyum sağlayabilir, çünkü organik tarım teknikleri, daha çok yağmur suyunun tutulması için gerekli süngersi toprak yapısını oluşturur. Organik olarak işlenmiş topraklarda su tutum oranı %20-40 oranında artabilmektedir17

Organik toprak, toprağın üstte bulunan 15 cm.’sinde hektar başına 816.000 litre su tutabilmektedir. Bu da toprağı önemli bir su deposu yapmaktadır18. Organik olarak üretilmiş ürünlerin su tutumu seller ve kuraklık karşısında riskleri azaltacak şekilde iki kat daha fazladır19. Su tasarrufu sağlayan ürün türlerinin ve çeşitlerinin desteklenmesi yoğun sulamanın azaltılması için bir başka stratejidir. Akdarı 200-300 mm suya ihtiyaç duyarken, Yeşil Devrim ürünü olan sanayileşmiş çeltik 2500 mm suya ihtiyaç duymaktadır ve az su ihtiyacının yanında akdarı dönüm başına hesaplandığında daha besleyicidir. Su toplamak da, su biriktirmek, korumak için yaşamsal bir teknolojidir.

Bölüm 8: İKLİME UYUM İÇİN BİLGİDE GEÇİŞ SÜRECİ

İklim değişikliği, insanlık olarak ortak aklımız için nihai sınav. Fosil yakıta dayanmayan, post-endüstriyel bir gıda sistemine geçebilmemiz için gerekli tarım teknolojilerinin ve yerel ekosistemlerin hayati önem taşıyan bilgi birikimi endüstriyel tarım tarafından yok edildi. İklim değişikliğine uyum göstermek için gerekli kültür ve bilgi sistemleri çeşitliliği, kamu politikalarınca tanınmalı ve geliştirilmelidir. Geleneksel bilgi ve bilim arasında yeni bir ortaklık oluşturulması her iki bilgi sistemini de güçlendirecek ve karşılık verme yeteneğimizi arttıracaktır.

Endüstriyel tarım basite indirgenmiş, mekanik bir zihniyete dayanır, dünyaya bakış açısı gözden düşmüştür ve parça parçadır. Endüstriyel zihniyet, biyoçeşitlilik ve ekosisteme ilişkin içten bilincin yerine, tarım kimyasalları gibi ihmalkar teknolojileri koyar; bu teknolojiler biyoçeşitliliği ve toprağı tahrip eder, havayı ve suyu kirletir, iklimin dengesini bozar. Geleneksel ve yerli bilgi sistemleri, çoğulluğa ve çeşitliliğe dayanır ki bu özellikler, iklim değişimi nedeniyle, uyum için giderek daha da gerekli olan ilkelerdir.

Tarımsal bilgi sistemlerinin çeşitliliği, nesiller boyunca, binlerce farklı ekosistemde ve çeşitli kültürel koşullarda gelişmiştir. Tarım bilimi ve teknolojisinin kimyasal endüstriyel zihniyetiyse 19. yüzyıl boyunca Avrupa ve Amerika’da ortaya çıkmış ve dünyanın pek çok yerinde belli ürünlerde verimlilik artışı sağlamıştır. Ancak, endüstriyel tarımın verim hesapları maliyetlerin ve artan enerji girdilerinin dışarıda bırakılmasına dayanmaktadır.

Bu gelişme fosil yakıtlara bağımlılığı arttırdı, çiftçileri yerlerinden etti ve geleneksel bilgi hazinesinin ve yerel tarım yaklaşımlarının erozyona uğramasına, bahçıvanlık, çiftçilik, ormancılık, hayvancılık, balıkçılık ve diğer tarım işlerinde olduğu gibi, yiyecek ve ilaç hazırlanmasında da pek çok uzmanlığın yok olmasına yol açtı.

Büyük ölçekli endüstriyel tarım ile toprak, su ve diğer doğal kaynakların denetiminin el değiştirmesi, bir yandan dış enerji girdilerini arttırırken, öte yandan da birincil üretimde çalışan insan sayısında büyük bir düşüşe, hele tarımsal üretim sistemlerinin bakımı ve geliştirilmesinden sorumlu insan sayısında çarpıcı boyutlara varan azalmalara neden oldu. Fosil yakıtlardan elde edilen enerji girdilerinin giderek ucuzlamasının, büyük ölçekli makinaların, böcek öldürücüler ve gübrelerin eklenmesiyle, bilgi birikimi tarımsal faaliyetleri çevre koşullarına ve azami ekolojik verimliliğe uydurmak yerine, çevreyi endüstriyel tarımsal üretime uydurmak üzerine yoğunlaştı.

Doğal kaynakların tahripkar bir şekilde sömürülmesi demek olan bu yaklaşım, genelde işgücünün de çeşitli şekillerde sömürülmesi ve toprağın geleneksel sahiplerinin ve koruyucularının yerlerinden edilmesiyle elele gitti.
1970’lere kadar genelde kamu alanı olan tarımsal bilgi, son dönemlerde önemli yapısal değişikliklere uğradı. Özel sermaye, ve daha önemli bir derecede gıdayla ilgili bilim ve tarımın özel sektör tarafından denetimi, araştırma ve geliştirmenin baskın biçimi haline dönüştü. Örneğin bu biçim, biyo-korsanlığın klasik ve sömürgeci biçimlerinin çok ötelerine giden tarımsal bilgi gaspını içermekte. Endüstriyel patent sistemi bitkileri, hayvanları, hatta insan bedeninin parçalarını kapsayacak şekilde genişletildi. Bilimsel bulgular ve keşifler giderek daha çok özel mülk ve özel servet olarak algılanmakta. Bilimin kamu yararına hizmet etmeyi amaçlayan geleneksel etikten giderek uzaklaşarak özel bir iş kolu haline gelmesi bilginin ulaşılabilirliği ve kullanımı konusunda müthiş zararlı etkilere neden olmakta. Üstelik, bilimsel ilginin bu şekilde yön değiştirmesi, yöntemler ve bunların çeşitli çevresel ve sosyo-ekonomik koşullara en iyi şekilde uygulanması yerine, en geniş pazara satılabilecek ürünlerin geliştirilmesine odaklanmaya yol açıyor.

Bu eğilimlerin sonucu olarak, dünyanın her yerinden binlerce topluluk ve bir bütün olarak insanlık, içinde büyüdüğü kültür ve değerler de dahil, müthiş bir bilgi hazinesini kaybetti.

İklim değişikliğinin getirdiği sorunlarla başa çıkabilmek için bilgi çeşitliliğini ve farklı bilgi sistemlerini korumak, sürdürmek, saklamak, yaratıcı bir şekilde birleştirmek ve yerel, bölgesel ve küresel düzeyde tekrar kamu alanına kazandırmak gerekir.

Batı biliminin ve teknolojisinin kibirliliği bırakıp bilgi sistemleri, beceriler ve bilgelik çeşitliliğine alçak gönüllülükle katılması için pek çok neden var. Şimdiki ve gelecek ekolojik koşullara uyumda ve iyileştirilmiş sürdürülebilirlik ve eko-verimlilikte en çarpıcı başarı, aslında tamamen ya da kısmen yerel ve geleneksel bilgiye dayanır.

Kaynakların tükenmekte olduğu ve endüstriyel paradigmadan ekolojiye uyumlu gıda üretimi ve işlemesine geçmenin kaçınılmaz olduğu çağımızda, tarihi bilgelik ve doğal kaynakların en iyi şekilde, en geniş çaplı ve en az zararla nasıl kullanılacağı, tarla ve bahçelerin nasıl “kendi kendine dönebileceği” ve havayla ilintili risklerin nasıl en aza indirilebileceği bilgisi son derece değerli.

Bilim dışı diye nitelendirilen yerel, yerli ve geleneksel biçimlerde bilgi, (değer sistemlerinde çeşitliliği ve zenginliği, bütünleşmenin manevi araçlarını da içine alarak) etkileyici oranda genişlemiş bilimsel sezgiyle ve mikro ve makro düzeyde yaşam süreçlerini anlama ve ölçme araçlarıyla birleşince insanoğlunun ileride benzeri görülmemiş sorunlarla başa çıkma becerisini kat be kat arttırabilir. Bu, aynı zamanda,
son derece ihtiyaç duyduğumuz bütüncül yaklaşım ve değer odaklı değişim fikirleri sunar; bu fikirler
şu andaki bilgi ve kavrayışımızı inceleme, kullanma, paylaşma ve onaylama ahlağımıza olduğu kadar algımıza ve yaşam biçimimize de öneriler sunar.

Bölüm 9: SÜRDÜRÜLEBİLİR VE EŞİTLİKÇİ BİR GIDA GELECEĞİNE DOĞRU EKONOMİK GEÇİŞ

Mevcut iktisadi ve ticari usuller karbon salımını arttırıp iklim değişikliğini ivmelendiren bozuk teşvikler yaratmada baş rolü oynadı. Sınırsız tüketime ve gaynsafi millî hasıla gibi yanlış ekonomik göstergelere dayanan büyüme paradigması ülkeleri ve toplulukları giderek kırılganlığa ve kararsızlığa sürüklemekte. Ticaret kuralları ve ekonomik sistemler yerinde hizmet ilkesine destek olmalıdır, yani karbon ayak izimizi azaltan yerel ekonomiler ve gıda sistemlerine öncelik verirken bir yandan da demokratik katılımcılığı ve yaşam kalitesini yükseltmelidir.

Maddi, fiziksel ve biyolojik terimlerle endüstriyel tarım ekonomisi çok büyük enerji girdileri gerektiren negatif bir ekonomidir. Enerji girdilerinin maliyeti dışarda bırakılmakta ve finansal hesaplamalar desteklere dayandırılmaktadır. Buysa gıdanın gerçek fiyatını ve çevresel, toplumsal, kültürel ve siyasi açıdan gerçek maliyetini çarpıtmaktadır.

Mevcut finans ve ticaret usulleri bu negatif ekonomiyi sürdürmekte ve yaygınlaştırmakta. Uzun vadeli, tekdüze, merkezi gıda sistemlerini teşvik etmek yerine yerinde hizmet ilkesi desteklenmelidir. Bir başka deyişle, gıda güvencesinin ilk sırasında yerel tüketim için yerel üretim olmalıdır. Bu gıda zincirini ve gıda kilometrelerini kısaltmak anlamına gelir.

DTÖ kuralları aracılığıyla yapıldığı gibi uluslararası düzeyde tekdüze politikalar belirleyip bütün ülkelere zorla benimsetmek yerine, yerinde hizmet ilkesi iktidarı yerel topluluklara, yerel ve bölgesel hükümetlere bırakır. Yerelleşme toplulukların, bölgelerin ve ulus devletlerin kontrolünü ve demokrasiyi arttırır. İklim değişikliği küresel bir sorundur ve gezegenin geleceği için küresel topluluk birlikte çalışmalıdır; ancak varlığımızı sürdürebilmenin kilit stratejisi çeşitliliği teminat altına alan yerel çözümlere ve uyarlamalara dayanmalıdır.

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ÇAĞINDA GIDA GÜVENCESİNİ SAĞLAMAK İÇİN YAPILACAKLAR

Bu manifesto iki düzeyde eylemlilik öneriyor: halk eylemi ve politik eylem.

Halk eylemleri:
1. Biyoçeşitliliği koruyun ve besleyin – bu, arka bahçenizde ve çiftliğinizde tohum ve hayvan biyoçeşitliliğine öncelik vermekle başlar.
2. Kimyasal ve enerji yoğun tarım uygulamalarından ekolojik, organik gıda üretimine geçin
3. Su tasarruflu tarımı seçin – yoğun sulamanın ve artezyen kuyularının yerine tutumluluk ve su toplamak ana amaç olmalıdır.
4. Çiftçi pazarlarını, yerel, organik, taze mevsimlik ürünleri ve kısa, az aracılı zincirleri seçin. Böylece sırtımızdaki enerji yükü hafifleyecektir.
5. Yerel gıda ekonomilerini yeniden inşa etmeye yönlendirecek girişimleri başlatın ve destekleyin. Çiftçiler, tohumların kayıt altına alınması ve gıda güvencesiyle ilgili bürokratik ve endüstriyel standartlar kıskacına alınmadan, ürettikleri tohum ve gıdaların kalitesinin kefili olabilmelidir.
6. Tüketiciler, yerel topluluklar ve çiftçiler için demokratik alanlar yaratın ki yerelleşmeye ve sürdürülebilirliğe dayalı fosil yakıt sonrası gıda sistemlerine nasıl geçileceği konusunda karar verebilsinler.

Politik Eylem:
1. Fosil yakıta dayanan gıda ekonomilerine verilen destekleri durdurun: Bu belge, Dünya Bankasını, Uluslararası Para Fonunu ve bölgesel ve küresel finans kurumlarını, baraj inşaatları, boru hattı ve sulama projeleri ve devasa ulaşım altyapıları gibi fosil yakıt tabanlı büyük projelere parasal desteklerini durdurmaya davet eder.
2. Agroyakıtlara uygulanan destekleri ve bunların kullanımlarını zorunlu kılan kanunları kaldırın.
3. Kamu yatırımlarını, gıda güvencesini arttırırken iklimden kaynaklanan riskleri azaltan, ekolojik, yerel ve organik gıda modellerine aktarın.
4. Dünya Ticaret Örgütü’nün kilit kurallarının değişmesi gereklidir. Bunlar:

Niceliksel kısıtlamalara izin verilmesi .
Tarım Anlaşması’nın kurallarıyla birlikte GATT’ın Uruguay oturumunun pazara erişim taahhütlerinin (11. Madde) bir sonucu olarak, ülkeler ithalat ve ihracat üzerindeki tüm yasakları veya niceliksel kısıtlamaları kaldırmaya zorlanmıştır. Gelişmekte olan ülkeler geleneksel olarak ithalat kısıtlamalarını, yerel gıda üretimlerini ve üreticileri yapay bir şekilde fiyatları düşürülmüş ithal malların istilasına karşı korumak için kullanıyorlardı. Şimdi bu mekanizma işlemden kaldırılmıştır. Niceliksel kısıtlamalar, gıda bağımsızlığı ve gıda demokrasisini güvence altına alabilecek ve kırsal toplulukların geçimini koruyabilecek güvenli tek mekanizmadır. Zengin ülkeler tarım alanında sağladıkları destekleri azaltmadıkları için, bu destek dengesizliğine karşı gıda güvencesini sağlayabilmek uğruna tüm ülkelere ithalatta niceliksel kısıtlamalar kullanabilme izni verilmelidir.

Asgari erişim koşullarının kaldırılması
Dünya Ticaret Örgütü’nün asgari erişim kuralı kaldırılmalıdır. Bu kural, her üye ülkenin belirlenmiş ürünlerin ve gıda sektörlerinin yerel üretim hacminin %5’ine kadar ithalatı kabul etmelerini zorunlu kılar (1986-88 kota düzeylerine göre).
Bu kural, yerel tarım politikalarını, yerel tüketim için yerel üretime teşvik etmektense ithalat/ihracat modeline yönlendirir. Fosil yakıt tabanlı bir gıda sistemini sürekli kılar. Oysa hedef yerel tüketim için yerel üretimin güçlendirilmesi ve uzun mesafeli gıda nakliyatının azaltılması olmalıdır.

Seçilmiş gümrük vergilerinin ve kotaların uygulanması

Yeni kurallar, seçilmiş gümrük vergilerinin ve ithalat kotalarının yerelde üretilebilen gıdaların ithalinin düzenlenmesi için sağgörülü kullanımına izin vermelidir. Gelişmekte olan ülkeler için buna “Özel ve Farklılaştırılmış Uygulamalar” denir. Bu uygulamalar, zengin ülkelerin desteklerle fiyatları ucuzlatılmış ürünlerini (gerçek üretim maliyetlerinin altında satış yaparak) boca etmelerini dengelemek için gereklidir.

5. Biyoçeşitliliğe dayalı tarım sistemlerine öncelik verin. tohumların şirketlerin elinde toplanmasına zorlayan ve geleneksel bilgi sistemlerini korsanlığa dönüştüren DTÖ’nün entelektüel mülkiyet hakları kurallarına son verin. DTÖ’nün Ticaretle İlişkili Entelektüel Mülkiyet Hakları Anlaşması hakkında, aşağıdaki değişiklikler yapılmalıdır:

• Madde 27.3 (b) bendi şu konulara açıklık getirmek üzere düzeltilmelidir: 1) Hiçbir yaşam formu patentlenemez; 2) Bitki ve hayvan üreten hiçbir doğal süreç patentlenemez; 3) Kendine has bir sistem, yerli ve yerel toplulukların geleneksel bilgisini tanıyan ve koruyan ulusal yasalar içerebilir.
• Madde 27.1, ülkelere gıda ve ilacı patentlememeyi seçebilme ve bir patent ya da işlemin (sıkça ilaçlarla ilgili olarak) geçerlik süresini kısıtlayabilme iznini verecek biçimde değiştirilmelidir.

6. GDO’dan arınmış bölgelere izin verin: DTÖ politikaları ve yönetmelikleri, bölgelere ve ulus-devletlerin istedikleri ölçüde GDO’dan arınmış kalma hakkını tamamen, açıkça ve şüphe götürmez bir biçimde tanımalıdır.

7. Organik tarım yoluyla CO2 tutulumunu Temiz Kalkınma Mekanizmasına dahil edin; çünkü hem etkisi hızla görülecektir hem de kırsal kalkınma çalışmalarında masrafların azalmasını sağlayacaktır.

8. Ekolojik organik tarım iklim değişikliğiyle baş edebilmek için tüm uyum stratejilerini merkezine almalıdır.

9. Biyoçeşitlilik beklenmeyen iklim koşullarının garantisi olduğu için biyoçeşitliliği korumak iklim değişikliğine uyum konusunda yaşamsal bir öneme sahip olmalıdır.

10. Geleneksel yerel bilgi, köylü bilgeliği korunmalı ve uyum stratejilerinin bir parçası olarak desteklenmelidir.

11. Yeniden yerele dönmenin önündeki yasal, ekonomik ve mekansal engelleri kaldırın.

Ekolojik organik tarımın ve yerel gıda üretiminin iklim değişikliğiyle savaş amacıyla şimdi, acilen yerel, ulusal ve uluslararası gündeme dahil edilmesi gerekmekte.

Kimileri, iklimsel kaos krizinin insanlığımızı denemek için en büyük ve tek sınav olduğuna inanıyor. Toplumlarımızın ortak eylemler veya eylemsizlikleri milyonlarca insan ve hayvan türünün kaderini belirleyecek.

****************
Bu Manifesto 2007 yılının sonunda ARSIA’nın ve Toskana Bölgesinin ev sahipliğinde Floransa’da toplanan uzman ve komisyon üyelerinin görüşleri ve tartışma konularıyla oluşturulmuştur.

Bu görüşler şu anki belge içinde aşağıda isimleri bulunan editoryal takım tarafından birleştirilmiş ve düzenlenmiştir:

Debi Barker, International Forum on Globalization (IFG)
Vandana Shiva, Research Foundation for Technology, Science and Ecology/
Navdanya, and
Caroline Lockhart, Coordinator, Commission on the Future of Food and
Agriculture.

Uzman Çalışma Grubu aşağıdaki isimlerden oluşmuştur:

Debi Barker, IFG
Marcello Buiatti, University of Florence
Gianluca Brunori, University of Pisa
Andreas Fliessbach, FiBL (Research Institute of Organic Agriculture)
Bernward Geier, COLLABORA and IFOAM Representative
Benny Haerlin, Foundation on Future Farming
MaeWan Ho, Institute of Science in Society
Giampiero Maracchi, Agrometeorological Institute, National Research Council
(IBIMET/CNR)
Simon Retallack, Institute for Public Policy Research
Vandana Shiva, RFTSE/Navdanya
Concetta Vazzana, University of Florence

Tarım ve Gıdanın Geleceğine İlişkin Uluslararası Komisyon:

A joint initiative of
Claudio Martini, President of the Region of Tuscany, Italy, and
Vandana Shiva, Executive Director, Research Foundation for Technology, Science And
Ecology/Navdanya, India
Composition of the Commission
Vandana Shiva, Chair
Miguel Altieri, Professor, Department of Environmental Science Policy and Management,
University of California at Berkeley and President, SOCLA
Debi Barker, Co-Director and Chair of the Agricultural Committee of the International
Forum on Globalization, (IFG)
Aleksander Baranoff, President, ALL, National Association of Genetic Safety, Moscow
Wendell Berry, conservationist, farmer, author and poet
Marcello Buiatti, Consultant on GMO issues to Tuscany, Professor University of Florence
Jose Bové, Via Campesina
Tewolde Egziabher, General Manager, Environmental Protection Authority, Ethiopia
Bernward Geier, IFOAM representative, COLLABORA and activist
Edward Goldsmith, Author, Founder and Editor of the Ecologist
Benny Haerlin, Foundation of Future Farming,, Former International Coordinator of GMO
campaign for Greenpeace
Colin Hines, Author of Localisation: A Global Manifesto; Fellow, IFG
Vicki Hird, Senior Campaigner on Food and Farming, Friends of the Earth
Andrew Kimbrell, President, International Center for Technology Assessment
Tim Lang, Professor of Food Policy, Institute of Health Science, City University, London
Frances Moore Lappe, Author, Founder, Small Planet Institute
Caroline Lucas, Member of the European Parliament, Green Party UK
Alberto Pipo Lernoud, Director, Fundación Cocina de la Tierra
Jerry Mander, President of the Board of the International Forum on Globalization
Samuel K. Muhunyu, Coordinator, NECOFA (Network for Ecofarming for Africa)
Helena Norberg-Hodge, International Society for Ecology and Culture
Carlo Petrini, Founder, Slow Food
Assétou Founé Samake, Biologist , Geneticist, Professor, Faculty of Sciences, U. of Mali
Percy Schmeiser, Canadian farmer and GMO activist
Aminata Dramane Traoré, Author, Coordinator of the ‘Forum pour un Autre Mali’, former
Minister of Culture and Tourism of Mali
Alice Waters, Founder, Chez Panisse

Ortaklar

Arche-Noah, Austria, Institute for Agriculture & Trade Policy, Food First
Coordinator
Caroline Lockhart
Secretariat
ARSIA Secretariat, Regional Government of Tuscany, Italy
via Pietrapiana, 30 – 50121 Firenze. tel. 055 27551 – fax 055 2755216/231
http://www.arsia.toscana.it
http://www.future-food.org,
carolinelockhart@yahoo.com
futureoffood_tuscany@yahoo.com futureoffood_tuscany@yahoo.com
Gönderen moderator zaman: 18:23 Hiç yorum yok:
2 Eylül 2007 Pazar
Gıda ve Tarım’ın Geleceği üzerine Uluslararası Komisyon

TOHUM’UN GELECEĞİ ÜZERİNE MANİFESTO

Önsöz

Gıda ve Tarım’ın Geleceği üzerine Uluslararası Komisyon, Gıdanın Geleceği Manifestosunu 2003 yılında yayınladı ve duyurdu. Bu hareket, gıda ve tarımın sosyal ve ekolojik sürdürülebilirlik açıdan pratik ve geniş boyutlu kavramsal gücünü ortaya koyarken, daha adil ve koruyucu bir dünya için güç oluşturdu. Birçok dile çevrilirken, bireysel ve kurumsal olarak geniş çevrelerin yansıra, çeşitli konferans, toplantı (Dünya Ticaret Örgütü, Cancun – Meksika’daki bakanlar toplantısı, 2003) ve dünyadaki birçok farklı topluluklara geniş kapsamlı duyurumları gerçekleşti. Gıdanın Geleceği Manifestosu’nda yer alan temel prensipler Tohum ve ilişkili konuların acil eylem planlarının tespitini içermekteydi.

Böylece, Gıda ve Tarım’ın Geleceği üzerine Uluslararası Komisyon söz konusu Tohum’un Geleceği üzerine Manifesto’sunu, Toscana Bölgesi Hükümeti’nin destek ve aktif katılımıyla, Turin’deki Toprak Ana danışmanlığında hazırladı.

Umuyoruz ki bu manifesto sürdürülebilir tarım, gıda egemenliği, biyoçeşitlilik ve tarımsal çeşitlilik alanlarındaki hareketleri güçlendirecek ve hızlandıracak; tohumların saklanıp (korunup), paylaşılması, kullanılması, ıslah edilmesi hususlarında çiftçilerin haklarının savunuculuğunu sağlarken, çevresel belirsizilikler ve ekonomik değişikliklerin yarattığı kayıp ve zararlara karşın bizlerin ortak gücümüzü arttırma imkanını sağlayacaktır.

İnsanları ve toplulukları, bu çalışmayı ihtiyaçlarına uygun şekilde, endüstriyel tarım ve uluslararası şirket çıkarları doğrultusunda tohum ve biyoçeşitlilik için körüklenen tehditlere karşı bir güç ve birliktelik aracı olarak kullanmaya çağırıyoruz.

1. BÖLÜM: YAŞAMIN ÇEŞİTLİLİĞİ VE TEHDİT ALTINDAKİ TÜRLER

Tohumlar doğanın, geçmiş nesillerin ve farklı kültürlerin bizlere bir armağanıdır.Öyle ki, onları korumak ve gelecek nesillere devretmek bizlerin asli görevi ve sorumluluğudur. Tohumlar gıda zincirinin ilk halkası, biyolojik ve kültürel çeşitliliğin yapısal göstergesidirler ve yaşamın gelecekteki evriminin emanetini taşırlar.

Birkaç onbin yıl önceki Neolitik Çağ itibarıyla, çiftçiler ve insan toplulukları tohumun ürüne dönüşüm, tat, besin ve diğer kalite değerlerini yükseltmek için çalıştılar. Özgün bitki yetiştiriciliği ve bitkilerin diğer bitkiler, hayvanlar, toprak ve su ile aralarındaki etkileşimin yanısıra, sağlık alanındaki etkisi ve şifa özellikleri hakkında bilgileri nesilden nesile aktardılar. Ender olarak izlenen melezleme uygulamalarının öncül örnekleri, bazı türlerin özgün kaynaklarında (Mezopotamya’da buğday, Vietnam ve Hindistan’da pirinç, Orta Amerika’da mısır ve patates gibi) daha geniş çapta tarımsal üretimlerini destekliyerek günümüze değin tüm dünyaya yayılmalarına neden olmuştur.

Çiftçiler arasında bedelsiz tohum takası, biyoçeşitlilik kadar gıda güvenliğinin de korunmasının temel nedeni olmuştur. Bu işbirliği ve parasız takas mekanizmalarında çiftçiler genellikle eşit miktarda tohumları aralarında değiş-tokuş ettiler. Bu özgür tohum takası çok daha fazlasını ifade etti: farklı kültür ve mirasların, fikir ve bilginin paylaşımı ve alışverişi. Bu gelenek, bilgi birikimi ve tohum hakkındaki deneyim çiftçilerin birbirlerinin tarlalarındaki üretim süreçlerinin takibinde gelişti. Bitkilerin kültürel ve mistik anlamı, oluşturduğu damak değerleri, kuraklık, hastalık ve zararlılara karşı direnci, ve diğer değerleri insan topluluklarının tohuma ve onun yetiştirdiği bitkilere olan koruyuculuğunu geliştirdi.

Bugün çeşitlilik ve tohumun geleceği tehdit altındadır. Gıdalarımız için kullanılabilen 80,000 yenebilir bitkinin, bugün sadece 150’sinin ekimi yapılmakta ve 8 tanesi küresel ticarete konu olmaktadır. Bu durum tohumun ve mahsül çeşitliliğini geri dönülmez kayboluşunu ortaya koymaktadır.

Çeşitliliğin erozyonu endüstriyel tarımın tek türleşme yönlendirmeleriyle körüklenmektedir.Tohumun özgürlüğü ve çiftçinin özgürlüğü, tohumu çiftçiler arasında paylaşılan bir değer olmaktan çıkarıp, şirketlerin merkezi tekelciliğine dönüştüren yeni mülkiyet hakları ve yeni teknolojiler ile tehdit altındadır.

Benzer olarak, mahsül çeşitliliğinin ve bitki çeşitlerinin hızla yokoluşuna sebep terminatör teknolojisi ile yeniden üretilemez tescilli melez (hibrid) ve kısırlaştırılmış tohumların yaygınlaşması tohumun ve buna bağlı olarak çiftçilerimizin ve gıda güvenliğinin geleceğine büyük bir tehdit oluşturmaktadır.

1. ÇEŞİTLİĞİN EROZYONU VE YOKOLUŞU

Tüm alanlarda ivme kazanan teknolojik devrimler ve daha az sayıda insan ve organizasyonun elinde güç büyüyen ekonomik güç, üretim stratejilerinde ve dünyamız insan kültürlerinde çok daha büyük bir tekdüzelik (benzeşim) yarattı. Bunun sonucu olarak kültür yetiştiriciliğinde ve yaban hayatındaki bitki ve hayvan genetik çeşitliliği, insan kültür ve dilleri ile birlikte, öngörülmez bir hızla bozuluyor.

Aynı zamanda, endüstriyel üretim stratejileri, iklim ve ve yaşam sistemlerinin tüm alanlarında umulmadık uzun dönemli etkiler ortaya çıkardılar. Bu ekolojik bozuşma ve genetik erozyon süreci geçen onyıllarda hızını arttırdı. Bunun bir sonucu olarak, gezegen üzerindeki ani ve derin eko-sistem değişiklikleri insan eliyle oluşturulmuş neticeler olarak artık netlikle karşımıza çıkıyor.

Bugünkü endüstri verim stratejileri sadece yaşadığımız birçok yeni sıkıntının patlak vermesi ile sırnırlı kalmadı, aynı zamanda ani ve belirsiz bir değişim karşısındaki insanoğlunun gücünü oluşturan çeşitliliğe de büyük darbe vurdu. Bitkiler, hayvanlar ve mikroorganizmalar kendi genetik çeşitlilikleriden faydalanabilirken, insanoğlu, farklı yerel ekosistemlere uyum sağlamış bitki ve hayvanlardan besin elde etmek için, kendi kültürel değişkenliği ve çevresel değişimlere uyumluluk konusunda göstereceği yaratıcı kapasiteye bağlı durumdadır.

Bu yıkıcı endüstriyel tarım uygulamaları, savaş ve yerinden etme faaliyetleriyle birlikte, tohum çeşitliliğini her zamankinden daha büyük bir hızla azaltmaktadır1. Yerel tohumların kaybolması, küçük çiftçilerin ve yerel yemek kültürlerinin yok olması ile el ele yürümüştür. Tabi, tarımsal ve yaban çeşitleri kendi farklı ekolojik ve kültürel ortamlarında kullanmayı bilen tüm yerel bilgeliği de yokederek…

Konuşulan dillerin ve kültürlerin azalması ve yokolması, yanında, yerel değerler ve binlerce bitki türü de üretim tecrübesi ve gelekleriyle birlikte kayboldu. Bunun bir sebebi de, biyolojik ve bilhassa genetik ve moleküler biyoloji alanlarında büyük ilerleme ve başarıların taraflı uygulamaları oldu. Artık kullanılmayan biyoloji kavramlarından türetilen teknolojiler, günümüzde ekonomik ve politik amaçlı birer kontol aracı olarak, dünyada yaşanan açlık, hastalık gibi problemlere çözüm oluşturan yegane yol olarak geliştirildi ve tanıtıldı.

Uygarlıklar yeni tarım teknolojileri ile yükselir ve son bulurlar. Tarım alanlarında gerektiğinden daha fazla gıda üretimi yapılabilmesi, çalışma uygulamalarında karmaşık yapılanmalar için ilerici gelişmenin (girişimciliğinin) anahtar sebebi oldu. Geleneksel olarak tohumluk seçimi , muhafazası, ve bakımı, aynı zamanda akılcı geliştirme uygulamaları geçmişte olduğu kadar günümüzde de kırsal alan topluluklarının çoğunda kadınların sorumlulukları ve bilgi alanlarındadır. Gelecek mevsim için tohum saklamak, insanlık tarihinde hayatta kalabilmenin temel bir kuralı olmuştur.

Yerel topluluk ve çiftçilerin, toplu ve tohum egemenliği haklarını ve değişik kültürler ile ülkeler arası mutad bağımlılığı tanıyan haklar ve sorumluluklar sistemlerinin mutlaka devreye sokulması gerekmektedir.

1a. Endüstriyel tarım taraflılığı ve tohumculuk

Endüstriyel tarım uygulamaları, tohumların biyolojik çeşitliliği, ürün çeşitliliği ve hayvan üretiminde ciddi erozyona neden olmuştur. Modern ve ticari tarımın yayılımı, genetik çeşitliliğin kaybolmasının2 ve yerel çeşitlerin kullanım değişikliklerinin3 günümüzde asıl sebebi olarak tanımlanmaktadır.

Günümüzde ticari değişim için üretilen tohumlardan arslan payını alan endüstriyel tarım, tohumların üretim ve çoğaltılmalarının temel kuralları ile çelişen dogmatik bir üretim süreci değişikliğinin peşindedirler. Temel tüketim ürün hasatının, sürekli olarak arttırılmasını hedefleyen yaklaşımın maliyeti, genel verimin azalmasıa ve bioçeşitliğin erozyonuna uğramasıdır. Endüstriyel tarım kısa vadeli kararların önceliğinde yönlendirilirken, halkın iyiliği adına, toprağın uzun vadeli sürdürülebilirliği, ekosistemler ve çiftçi topluluklarının gerçeklerini gözden kaçırmaktadır.

Bu serbest pazar yaklaşımı sıklıkla hükümet seviyesinde de destek bulabilmektedir. Birçok kez, hükümetler, halklarının iyiliği için hareket edecek yerde, yerel firmalara rekabetçi avantaj oluşturmak amacıyla piyasa fiyatlarına hibe desteklerle müdahale etmekte, suni olarak fiyatları düşürmektedirler. Suni olarak düşürülen fiyatlar hem biyoçeşitliliği hem de küçük çiftçileri yok olmaya götürmektedir.

Bu türden endüstriyel tarım uygulamaları ve temel tüketim ürünleri pazarlarının politikaları, zaten sınırlı olan doğal kaynaklarımızın daha da tüketilmesine, emeğe rağmen enerji ve zehirli atık çıkışını arttırmaya ve kırsal alanda umutsuzluk ve dünyada açlığın büyümesine neden olmaktadır. Bu durum, dünyada yaşayan 6.5 milyar insanın ihtiyacı olandan daha fazlası üretildiği gerçeğinde ve akılcı bir şekilde dağıtımı gerçekleşirse, önümüzdeki 40-50 yıl içinde gerçekleşecek dünya nüfüsunda 2.5 milyar insanı daha besleyecek olmasına rağmen gerçekleşmektedir. 1 milyar insandan fazlasının açlık ve gıda kıtlığına bağlı olarak kötü beslenmeye maruz kalırken, diğer yandan 2 milyar insanın sağlıksız gıdalarla fazla beslenmeden kaynaklı kötü beslenme sorunlarıyla, gıda üretimindeki mevcut modelin hatası da daha net olarak anlaşılmaktadır. İlk kez, obezite problemine maruz kalan çocuk sayısı, açlık sorunu ile karşı karşıya kalan çocuk sayısını geçmiştir.

Bu “mekanik ütopya” canlı sistemleri makine düzeyine indirgerken, üretim çıktısını azami düzeye çeker ve “en iyi” ürün ve çeşit elde etmeyi başarı olarak tanımlar ve hedefler. Ütopya gibi görünen bu hastalıklı değerlendirmenin arkasındaki güç, aslında üretim sürecini değişik ekosistemler ve kültürel geleneklere uyarlamak yerine, doğal çevre koşullarının üretim sistemlerine uyarlamaya yönelik çabadır. Bu türden girişimlerin çevre, doğal kaynaklar ve etkileri altındaki kırsal topluluklar üzerinde yıkıcı etkileri kaçınılmazdır . Yakın geçmişte hektar başına en üst seviyede verimi vaad eden “Yeşil Devrim” anlaşılır düz mantık ile üretimi arttırmak konusunda yapılabilecek yanlışlıklara öncelikli bir örnek oluşturmuştur. “Yeşil Devrimin”, besleyici değeri anlamındaki etkisi, en çok yararlanması beklenen kırsal kesim ve özellikle en fakir unsurları için büyük oranda olumsuz olmuştur.

——————————————–
1 Bitkisel genetik kaynaklar yıllık % 1-2 oranında kaybolmaktadır. (BM Gıda ve Tarım Organizasyonu, FAO, Eğitim Değişim Geliştirme Yazıları, Eylül 1993). Geçen yüzyılın başından itibaren tarımsal ürünlerin yaklaşık %75’inin kaybolduğu tahmin edilmektedir.

2 Bitki Genetik kaynakları ve Tarım Hareketi, Leipzig Küresel Plan, 1995; 12 bölge ve alt bölge dosyalarıı ve 158 ülke raporu temel alınarak ifade edilmiştir.

3 Uluslararası Gıda ve Tarım Organizasyonu (FAO=, 1996 Leipzik konferansı.
——————————————–

1b. Genetik Mühendisliği

1990’ların ortalarında ilk kez genetiği değiştirilmiş tohumların satışına başlandı. Genetik mühendisliği doğal şartlarda gerçekleşmeyen, özel yöntemlerle DNA kimliğinin (karakterinin) farklı türlere transfer edilmesidir. Özellikle biyoçeşitlilik üzerine uzun vadeli etkileri göz önüne alındığında, bu teknolojinin insan sağlığı ve çevre üzerine yaratacağı riskler öngörülememektedir.

Çevre ile birkez ilişkilendirildikten sonra, çoğalmalarının ve yabani türlerle çapraz döllenme sonrası, bu süreci geri döndürmek mümkün gözükmemektedir. Yasadışı olarak bazı GM ürünlerinin piyasaya çıkarılışı hakkındaki skandallar, ticari ürün zincirinde bile DNA kimliğinin (karakterinin) kontrol edilebilirliğinin zorluğunu ortaya koymaktadır. GDO’lu üretim yapılan bölgelerde, normal tohumlar sıklıla GDO karakterleri tarafından bozulmaktadır. Bu durum tüm dünyada GDO gıda karşıtı tüketiciler ve GDO olmayan ürünlerle üretimlerini sürdürmek isteyen çiftçiler için çok acil ve güçlü bir tehdit oluşturuyor. Şu ana kadar 2 yeniden yapılandırılmış gen piyasadaki büyük payın sahibi duruma gelmişlerdir: Geniş spektrumlu herbisit (istenmeyen bitkileri öldürücü) “Roundup” (RR) ve bir toprak mikrobu aracılığıyla bitkileri böceklere karşı zehirli duruma getiren, “Bacilus Thuringiensis” (BT). Birkaç yıl içinde, bu GDO’lu bitkiler, – soya fasulyesi, mısır, kanola ve pamuk, 5 ülkede (ABD, Kanada, Arjantin, Brezilya ve Çin dünya GDO üretiminin % 90’ını oluşturuyorlar) yoğunluk kazanarak senede 90 milyon hektarlık bir yayılım gösterebilecektir. Bu bölgelerde tohum çeşitliliği ve genel biyoçeşitlilik üzerine yıkıcı etkiler oluşturmaktadırlar. Sadece tek bir firma, Monsanto, ticari olarak pazara sunulan GDO bitkilerinin %90’ının patentini elinde bulundurmaktadır.

2. Tohumun Tüzel Sektör Tarafından Ele Geçirilmesi: Tohum özgürlüğüne ve çiftçi haklarına karşı tehdit

Yakın zamanlara kadar kapitalist pazar kurallarının ana prensiplerine direnen tohumun, bu direnişte en önemli kalkanı yine kendi doğasından kaynaklanan kendini üretebilme ve çoğalabilme özelliğidir. Bu nedenle uzun zamandır, tohum hem üretim hemde ürün anlamına gelir.

Tohumun iyileştirilmesi ile ilgili araştırma ve gelişmeler uzun zamandır, kamu yararı için sürdürülen hem bir devlet etkinliği hem de kamunun konusu olmuştur. Fakat, özel sermaye tohum üretimine yöneldi ve tohumun ikili doğasını suni bir şekilde bölen bir ekonomik sektör haline getirdi: yani üretim ve ürün. Bu süreç, 1940’larda mısırın melez (hibrid) üretiminin keşfedilmesi ile ilerleme sağladı.

Bugün, birçok ekilmiş mısır tohumu melezdir. Bu tohum, çiftçilerden gelen belirgin bir soy hattını kısıtlamaya izin verir ve tahıla dönüşür ki bu da tohumun korunması ve yeniden tohumlanması için uygun değildir. Hemen arkasından tohum çeşitliliği alanındaki tek patent yasaları ile ilgili olan Fikri Mülkiyet Hakları özel tohum şirketleri için büyüyen bir pazar başlattılar. Daha önceleri Fikri mülkiyet hakları, bitki-çeşitleri haklarına dayandığı sürece tohum pazarı üzerinde daha yumuşak bir etkisi vardı; bu etki tohumun bir sonraki adımda ekimi ve yetiştirilmesini engellemiyor, ve çitçinin, bir kere satın aldığında tohumu yeniden üretip ticari satış için değil fakat istediği gibi özgürce tohumun mahsülünü kullanabiliyordu.

2a. Fikri Mülkiyet Hakları ve Tohum Tekelciliği

Yaşam-formlarını tekelleştiren bir anlayış içeren ve bilimsel buluşlar üzerinde tümüyle özel kontrolü olan neredeyse tüm dünyadaki endüstriyel patentlerin tanıtımı 1980’lerdeki genetik mühendisliğindeki gelişmeler ile umumileştirildi/genelleştirildi. Bugünlerde bu değişim buluş olarak nitelendiriyor.

Bu patent kanunları altındaki tohumlar, yenilenemeyen üretim etkileri ile dönüştürülen ve her sene çiftçiler tarafından yeniden satın alınmasını gerektiren (aslında gerçekte gerekli olmayan) kanunu içeren “fikri mülkiyet hakları” sistemi tarafından tümüyle baskı altında tutulmaktadır. Ayrıca, son 20 yılda melez tohum üretiminde bir artış oldu ki, bu artış daha önceden teknolojik olarak mümkün değildi. Terminatör tohumlarının bulunması ise bu gelişmelere en önemli katkı olmuştur. Bu tohumlar, steril ya da doğası gereği yok edici ya da belirli bazı dış katkılarla (GURTS olarak adlandırılan) yeniden üretilebilen tohumlar üretiyor. Bir yandan tohum meselesi ile birlikte bağımsız izole DNA-düzeni, endüstriyel patent alanında önemli bir konu haline geldi.

Küresel UPOV sistemi altındaki bitki çeşitlerinin koruma yasası, tohumların yeniden üretimi için ücret içererek ve GDO’lar ile endüstriyel patent hakları birleştirerek genişledi. Dünya Ticaret Örgütü’nün “Ticaret İle İlgili Fikri Mülkiyet Hakları” (TRIPS) anlaşması; üye ülkelerin, bitkiler ile ilgili genel IPR sistemini tanıtmasını zorunla kılar. Ayrıca, 2006 Temmuz’undaki WTO buluşmasının başarısızlığını takiben endüstrileşmiş ülkeler, gelişmemiş ülkelerdeki belirsiz olan IPR kanunlarını karşılıklı ticari anlaşmaların kabul edilmesi ile yoğunlaştırdılar. Bu anlaşmalar Biyolojik Farklılık convention (Convention no Biological – CBD) nin ve Gıda ve Tarım için Bitki Genetik Kaynakları Uluslararası Anlaşmasının potansiyelini zayflatmakta (yeni küresel IPR rejimi altındaki tohum değişimini güven altına alan uluslararası antlaşma).

WTO TRIPS antlaşması, ve bitkiler, tohum ve biofarklılık ile ilgili 27.3(b) maddesi 1999’da ele alındı. Patentli tohumlar ile birlikte yaşam formlarını dışlayan formal başvurular güneydeki birçok ülke tarafından yapıldı. TRIPS ‘in bu umarsamaz raporu görmemezlikten gelinemez ve bu mesele öncelikli olarak ele alınması gereken bir meseledir.

2 b. Tohumun Özelleştirilmesi

Tohumun bir üretim aracı ve ürün olarak suni ayrımı ve düpedüz bir ticari mala dönüşmesi bugünlerde gelişmekte olan ülkelerde özellikle kırsal alanlarda ihtilaflı tartışmalar ve kavgalara bağlı olmasına rağmen endüstriyel ziraattin birçok alanına yayılmıştır. Aynı zamanda özel tohum şirketlerinin gerçekleştirdiği benzersiz bir küresel toplama gerçekleşmekte. Küçük tohum şirketleri ve aynı zamanda tüm ulusal tohum toplayıcıları ve kurumlar, karşılaştırmalı makul fiyatlarla “zirai-kimyasal çok uluslu şirketler” (agro-chemical multinationals) tarafından satın alındı. Bu şirketler için tohum sadece zirai ve kimyasal satış paketlerindeki parçalardan biri; ve küresel ziraat pazarını dikey bir şekilde gıda ve gıda dışı amaçlar ile birleştirmek için bir sonraki strateji.

Tüzel kesimin kontrolü altında olan kendi kendini yeniden üreten kaynaklar ilaveler ile umumi / müşterek kaynakların ticari mala dönüştürülmesi tohumun ve ziraatin doğasını değiştirmektedir. Bu durum köylülerin geçim kaynaklarını, rızklarından çalmakta ve yeni teknoloji ise yoksulluğun ve gelişmemişliğin bir aracı haline gelmektedir; bu yüzden birçok sayıda çiftçi zorunlu olarak yer değiştirmiştir.

Tohumun gelişimi ve korunması için olan kamu fonları yavaşça azaldı; bu fonlar bugünlerde o kadar azaldı ki büyük ana tohum toplayıcıları bile tehdit altındalar ve kamu-özel ortaklıklara muhtaçlar. Bu gibi ortaklıklar, küresel tohum stokları üzerindeki IPR’ye dayalı kontrol mekanizmalarına sahip özel tohum şirketlerine bu kontrolu fazlalaştırmalarına yol açıyor.

Kamusal tohum toplayıcıları kendi stoklarındaki örneklerden ücretsiz olarak vermek zorunda oldukları için, özel şirketler ücretsiz değiş tokuşun olduğu bu serbest sisteme katılmamakta ve kendi çıkarları için suistimal etmekte özgürler.

Bunun yanında, tüzel olarak tohum stoklarının toplanmasındaki her yeni adım, tohum çeşitliliğindeki, ve bu tohum stoklarını oluşturan/koruyan üretici, bilimadamı sayısındaki azalmayı beraberinde getiriyor.

DNA ve genomic düzeydeki tohum bilgisinin dijitalleşmesi ile ilgili gelişmelerin yükselmesi ve paralelinde; sahadaki araştırmaların ve holistik araştırmanın, tohum bilgisinin, farklı ekonomik sistemlerde tohum çeşitliliğinin geliştirilmesi ve muhafazası ise azalmaktadır.

1.Ekin/mahsule dair genetik kaynaklar her yıl yüzde 1-2 oranında azalmaktadır. (UN Gıda ve Tarım Organizasyonu, FAO, Development Education Exchange Papers, Eylül 1993). % 75 e yakın zirai ürün çeşitliliği geçen yüzyıldan bu yana kaybedilmiştir.

2. Gıda ve Ziraate dair Bitki Genetik Kaynakları için Eylem planı Leibzig Küresel planında belirtilmiştir, 1995; 158 ülkenin ve 12 bölgesel ve bölgeler üstü raporuna göre hazırlanmıştır.

3.FAO Leibzig Bitki Genetik Kaynakları konferansı, 1996

2. BÖLÜM: TOHUM İÇİN YENİ BİR MODEL

Tohumun ve yiyecek üretiminin post-endüstriyel kavramı oluşturulurken endüstriyel tarımın ve şirketleşmiş tekellerin başarısızlıkları, kısıtlamaları ve savunmasızlığının göz önünde bulundurulması gerekir. Bu değerledirilmesi gereken kavram bütünselci, uzun dönemli düşüncelere dayandırılmalıdır. Ancak, günümüzün küresel pazar için üreten endüstriyel tarım sistemleri doğaları gereği bu dayandırmayı yapamamaktadırlar.

Tohum çeşitliliği ancak ve ancak biyoçeşitliliği kullanan ve koruyan küçük çiftçilerin geçiminin garantiye alınmasıyla sağlanabilir. Biyoçeşitliliğe dayanan çiftçilik sistemleri daha fazla isdihdam doğurur, daha kaliteli yiyecek ve besin üretir ve çiftçi aile ve topluluklara daha fazla gelir sağlar. Tarımın amacı, besinsel olarak dengesiz devasa miktarlarda yiyecek üretmek değil, devamlılığı sürdürülebilir bir şekilde besinsel olarak dengeli besinler üretmek olmalıdır. Bu tarım şekli gerekli olan doğal kaynakların devamlılığını temin eder, yiyeceğin uygun dağılımını sağlayan sosyal ve kültürel sistemleri ve toplulukları korur ve kırsal alanlarda yeterli geçim olanağı sağlar.

‘Verim’e tek bir açıdan bakmak, sistemlerin üretkenliğinde, yiyecek kalitesinde ve beslenmede ciddi gerilemelere yol açmıştır. Nicelik niteliğe boyun eğmelidir. Yiyecek topluluklarının tohum üretimleri lezzeti, insanın psikolojik ve kültürel durumları ile uygunlukarını, besinsel özelliklerin bütün yönlerini, mevcut biyoçeşitlilik derecesini, üretimin çevresel etkilerini, çalışma kosullarının yanı sıra katılım süreçlerini ve üreticilere uygulanan ceza derecesini dikkate alan bütünselci görüşü baz alır. Bu bütünselci düşünce tarzı yiyecek sistemlerinin kalitesini destekleyen ve ya üreten ve tohumları yayan ilk adım olmalıdır.

Tek kültür modeli gelişen biyoçeşitlilik modeline boyun eğmelidir.

Herhangi bir gelecekteki tarımsal üretim anlayışı mevsimsel durum değişikliklerini öngörmeli;geri dönüşü olmayan sonuçları engellemek ümidiyle ivedilikle karbondiyoksit ve sera gazı emilimini azaltan, uyulması gereken önlemler ortaya koymalıdır.

Öncelik dünyanın birçok bölgesindeki mevcut içme suyu kıtlığına ve hızla yayılan bu su krizine hitap eden, devamlılığı sağlanabilen temiz su yönetimi olmalıdır. Bu su krizi, iklim değişikliklerinin etkileriyle çarpıcı bir biçimde daha da kötüye gidebilir. Tarımsal üretimi korumak için toprağın devam eden erozyonu da durdurulmalıdır ve öncelik insanın yemek zinciri kadar hayati önem taşıyan ekosistemlerin içine giren toksik maddelerin yavaş yavaş devreden çıkarılmasına verilmelidir.

Akıl ile açıklanamayan düşünce yapısılarından, sağlıksız işleme, saklama, nakliye ve tüketim sistemlerinden kaynaklanan doğal kaynakların ve enerjinin israfını azaltmak; devamlılığı sürdürülebilir yiyecek üretim ve tüketim politikalarının ayrılmaz bir parçası olmalıdır.

Sonuç olarak, geleceğin tarımsal üretimleri günümüzün modası olan şehirleşmeyi ve mega-şehirlerin gelişimini azaltmak ve ideal olarak durdurmak amacını gütmelidir. Bu modalar sadece negatif ekolojik etkileri ve yıkıcı modaları artırmamakta, aynı zamanda iklimin insanlık üzerindeki potansiyel etkilerini kapsayan büyük bir risk alanı oluşturmaktadırlar.

Biyoçeşitliliği ve çiftçinin hakkını koruma ihtiyacının farkına varan Gıda ve Tarım Örgütü (GTÖ; Food and Agriculture Organisation, FAO) ve Convention on Biodiversity ( Biyolojik Çeşitlilik Kongresi) gibi ulusararası örgütlerin yanı sıra çiftçinin tohumu saklama, kullanma, değiş tokuş etme ve geliştirme haklarını artıran ulusal ve bölgesel kanunlar desteklenmeli, güçlendirilmeli ve tohumlar üzerinde gelişmekte olan şirket tekelinin karşısında duracak etkili araçlar haline getirilmelidir.

Tohum için geliştirilen yeni düşünce modeli yerel seviyede oluşmaktadır. Bu yerel örgütlenme halindeki topluluklar, tohumları saklamaya , paylaşmaya ve sürüdrülebilinir olmayan tek ürün çiftçiliğine ve tekelciliğe alternatif üretmek için harekete geçiyorlar.

3.BÖLÜM: TOHUM HUKUKU

Çeşitlilik, özgürlük, tarım ve insanlığın süregelen potansiyali ve evrimi, Tohum Hukukunun çekirdeğini teşkil eden kavramlardır.

3.1 Çeşitlilik

Çeşitlilik en büyük güvencemizdir. Son 10 bin yılda, yaşamın sürdürülebilirliği ve tarımsal yenilikler alanlarında çeşitlilik en başarılı ve en yaygın strateji olarak öne çıkmıştır. Değişen çevre koşulları ve insan ihtiyaçları karşısında hem koşullara uyumu kolaylaştırmakta hem de seçeneklerin çoğaltılmasını sağlamaktadır. İşte bu nedenlerle, günümüzdeki genetik erozyon ve tekil kültürleri savunan trendlere karşın, çeşitlilik tekrardan gelecekteki Tohum geliştirme çalışmalarının ana stratejisi olmalıdır. Bu aşağıda bahsedilen şekillerde gerçekleştirilebilir;

1. Tohumun Çeşitliliği

Tohum çeşitliliğini korunmasına ve insan neslinin beslenmesi için gerekli bitkilerin çoğaltılmasına acilen ihtiyaç vardır. Ayrıca herhangi bir bitki türünde çeşitliliğin de (varyetelerinin) arttırılması gereklidir. İnsaniyetin geleceği ile ilgili seçeneklerini ve çeşitliliği korumak adına yapılacak en acil eylem, günümüzde çeşitliliğin eritildiği tehlikeli trendleri geri çevirmek olmalıdır.

2. Zirai sistemlerin çeşitliliği

Küresel tohum çeşitliliğini savunan ve uygulamaya konulması için düzenlenecek olan tüm zirai politikalar, bütünsel bir yaklaşıma sahip zirai sistemleri desteklemelidir; ki buna göre insani, bitkisel, hayvansal ve mikrobik bio-çeşitlilik, dışa bağımlığı azaltıp, etkin üretimi arttıracak, sürdürülebilirliğe ulaşılmasını sağlayacak bir araçtır.

Aşağıda belirtilen iki ana kategori dikkate alınmalıdır;

• Çiftçilerin değişik seviyelerdeki ihtiyaçlarını, ürün bio-çeşitliliği (bir cinsin değişik türleri) ve tohum karışımları ile destekleyen, dışa (ithalata) bağımlılığı az, geleneksel zirai sistemler
• Tohum çeşitliliğine dayalı olarak ekin rotasyonu ve toprak, bitki ve fauna bio-çeşitliliği sağlanan, ekolojik zirai sistemler.

3. Üretici-Tüketici ilişkilerinde çeşitlilik

Tarımsal bio-çeşitlilik en iyi, ürünün aracısız tüketiciye ulaştığı ve dolayısı ile, üreticilerin elle tutulur bir kazanç sağladığı sistemlerde korunabilir. Üreticiden tüketiciye dolaysız ve aracısız dağıtım sağlanan sistemlerde bio-çeşitlilik zenginleşirken, geniş dağıtım ağları ve üretim zincirleri bio-çeşitliliği fakirleştirmekte. Üretici-Tüketici ilişkilerinde çeşitlilik, besin demokrasisinde ve bio-çeşitliliğin korunmasında anahtar rol oynamaktadır.

4. Kültürel çeşitlilik

Bio-çeşitlilik ve kültürel çeşitlilik birbirinden ayrılamaz. Bio-çeşitliliğin, ayni zamanda yerel ve global besin stoklarının daha fazla erimesini önlemek adına yapılacak en zorlu iş, tarımsal geleneklerin ve özgün üretim kültürlerinin korunması ve yaygınlaştırılmasıdır. Ayrıca, bu eylem özünde, değişik geleneklere ve insanın doğayı algılamasındaki farklılıklara gösterilen saygıyı barındırmaktadır.

5. Yaratıcılıkta çeşitlilik

Yüzler, binler, hatta milyonlarca yöresel topluluk ve çiftçi kooperatifleri, ancak ailesine yetecek kadar üretim yapan bostan ve bahçe sahipleri; bunlar sadece tohum ve bitki çeşitlerinin korunması ve çoğaltılmasını değil, ayrıca tohum geliştirme çalışmalarının da temelini oluşturacak olan kesimdir.
Bilimcilerin ve -Katılımcı Bitki Üretimi sanatını uygulayan-profesyonel bitki üreticilerinin de katılımıyla bu topluluk, tohumların geliştirilmeleri ve daha dayanıklı bir hale getirilmeleri konularında, karşı konulması imkansız bir güç oluşturacaktır. Tüm bu farklı gruplar arasında adil ve tarafsız iş birliği imkanları sağlamak ve onların değişik seviyelerdeki bilgi ve birikimlerini paylaşmalarına imkan verecek çözümler üretmek bu harekete muazzam bir ivme kazandıracaktır.

3.2 Tohumun Özgürlüğü

Tohumlar, doğanın ve muhtelif kültürlerin bizlere bahşettiği birer hediyedir. Onlar bir şirketin buluşu değildir. Bu ezeli mirası nesilden nesile aktarmak, insanlığın görevi ve sorumluluğudur. Tohumlar tüm insanlığın sağlıklı yaşamı için paylaşılacak ve gelecek nesiller için saklanacak ortak mal varlığımız, zenginliğimizdir. Bu nedenle, tekil şahıs yada firmalarca sahiplenilemez ve patent koruması altına alınamazlar. Tohum saklamak ve bunu paylaşmak ahlaki bir görevdir. Hiçbir yasa yada milletler arası anlaşma bunu bir suç addedemez.

Tohum kanunu, aşağıdaki prensipler doğrultusunda üreticilerin ve tohumun özgürlüğünü korumalıdır;

1. Üreticilerin Tohum Saklama Özgürlüğü

Bio-çeşitliliği korumak ve yeniden canlanmasını sağlamak üreticinin en birinci hakkı ve görevidir. Bio-çeşitliliğin korunması, ilk olarak tohumun saklanabilmesini gerektirmekte. Zorunlu kayıt ve tohum “yenileme” kanunları, üreticilerin kendi bitki çeşitlerini saklama özgürlüklerini çiğnemektedir. “Fikri mülkiyet” hakları, patent kanunu ve tohum üretici hakları, tohum saklamayı kanun dışı ilan ederek, aslında “Tohumun Haklarını” ihlal etmekteler.

2. Üreticilerin Yeni Çeşitler Yetiştirme Özgürlüğü

Üreticilerin hakları, onların tohum yetiştirilmesine ve bitkilerin genetik zenginliğine olan entelektüel katkılarından kaynaklanmaktadır. Her ne kadar üretim amaç ve yöntemleri tohum tröstlerinden farklı olsa da, ziraatçılar aslen birer tohum üreticisidirler. Ziraatçılar çeşitlilik adına tohum yetiştirirken, tohum tröstleri tek tip üretmek çabasındadır. Tarımsal topluluk ve ziraatla uğraşan kişilerin entelektüel katkılarını “ham madde” addederek hiçe sayan uygulamalara son verilmesi için üreticilerin yetiştirme stratejileri ve entelektüel katkıları göz önüne alınmalıdır. Üreticiler, özgürce istedikleri yeni tohum çeşitlerini yetiştirme hakkına sahiptirler.

3. Özelleştirme ve Bio-korsanlıktan Muafiyet

Üreticilerin hakları, onların dün, bugün ve gelecekte, bitkilerin genetik zenginliğinin korunmasına, ıslahına ve takasına olan katkılarından kaynaklanmaktadır. Üreticilerin bitki yetiştirilmesindeki kolektif katkıları giderek artmaktadır. Dolayısı ile, üreticilerin hem korumacılıklarından hem de yetiştiriciliklerinden doğan hakları bireysel üreticilerin değil, üretim toplulukların müktesep hakkı olarak kalmalıdır.

Üreticilerin kolektif haklarının tanınması ve kabul edilmesi, tohumların ve bio-çeşitliliğin topluma mal edilebilmesinin sağlanması bakımından gereklidir. Üreticilerden elde edilen tohumları “ham madde” olarak kullanan sonrada bu tohumlardan ürettikleri çeşitleri icat addederek, patent kanunları ve Fikri Mülkiyet kanunları sayesinde kendilerine mal etmeye çalışan uygulamalara son verilmelidir. Buna aslında Bio-korsanlık denmelidir. Global tohum tröstleri ve endüstrisi, “insaniyetin ortak mirası” kavramını üreticinin tohum çeşitlerini karşılıksız olarak kendine mal etmesi şeklinde çarpıtmakta, sonra da bu tohumlardan elde ettiklerini özel mülke çevirip, ayni üretici topluluklarına yüksek curalar ve telif ücretleri karşılığında geri satmakta. Patentler ve Fikri Mülk kavramları ile korunan bu tür özelleştirmeler küçük üreticilerin borca girmesine, gücünü yitirmesine ve hatta çiftçiliği toptan terk etmelerine neden olmaktadır.

Üreticilerin ve gıda camiasının tohum ve bitkilerin genetik zenginliklerine özgürce erişimi, özel mülk hakları ve patent kanunları ile yada öz plazmanın orijininden uzaktaki bir bölgede alıkonulması ile kısıtlanmaya çalışılmamalıdır. Bu özgürlük, üreticinin tohum egemenliğinin temelidir.

4. Üreticilerin Tohum Ticaret ve Takas Özgürlüğü

Tohum “kamu mülkiyeti” olduğuna göre, üretici toplulukları arasında tohum takası, Tohum Hukukunun ayrılmaz parçası olmalıdır. Bu aynı zamanda herkes ile tohum paylaşma yada satma özgürlüğünü içerir. Tohum için verilen herhangi bir ödül, onun vereceği ürünün değerinin bir paydası olarak hesaplanmalıdır.

5. “Açık Kaynaklı” Tohuma Erişim Özgürlüğü

“Açık Kaynaklı” tohum; açıkta döllenmiş bitkilerin, seneden seneye, nesilden nesile, tekrar üretilebilen, saklanabilen ve yeniden üretim için dikilebilen tohumlarıdır. Tohumlarda yada öz plazmada saklı enformasyon üzerine edinilmiş bilgi bir icat olamaz. Bu ancak geçmişteki kolektif keşiflerin birikimi sonucu edinilmiş bir bilgidir ve gelecekte de ayni şekilde, yeni keşifler için kullanılacaktır. Bu bilgi herkese açık olmalı ve tüm üreticilerin ona erişimi sağlanmalıdır.
Üreticiler tarafından tekrar kullanılamayacak olan tohum sistemleri üzerinde vakit harcanmamalıdır. Ar-ge özgürce ve kısıtlamasız üretilebilen tohumlar üzerine yoğunlaştıkça, herkes için optimal fayda sağlanmış olacaktır. Kamusal yatırımlar hiçbir zaman genetik enformasyonu saklı tohum sistemleri üzerine olmamalıdır. Üreticiler, yetiştirdikleri çapraz yada ana-babalarının tüm genetik enformasyonuna erişebilmelidirler. Şirketlerin, hibrid bitkilerin genetik enformasyonunu kontrol altında tutmaları, tekellerin oluşmasına ve bitki türlerinin homojenleşmesine sebep olmakta.

6. Genetik Kirlenme ve GDO(Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizma) lar

Genetik kirlenme ve bio-kirlilikten uzak olma, üreticilerin hakları arasındadır. Yeni çeşitler üretilip çevremize dağıtılırken, bunların çevre ve tarım açısından sebep olabilecekleri menfi etkiler iyi düşünülmeli ve değerlendirilmelidir.

7. Tohumların Üreme Özgürlüğü

“Terminatör” diye tanımlanan intiharcı ve kısır bir tohum yaratmak, hem tohumun doğasından gelen, yaşamın temeli olarak üreme nosyonuna, hem de üreticilerin temel haklarına karşı bir saldırıdır. Bu niteliklerde tohum üretme çabaları tohum ticareti ve dünya gıda piyasaları üzerinde tekel oluşturma amaçlıdır ve küresel olarak yasaklanmalıdır.

3.3 Gelecek için tohumlar: Yarının tohumlarını yetiştirmek

Tohumlar geçmişi ve geleceği somutlaştırır. Gıda ve gıda güvenliğini, gıda kalitesini, iklim değişikliğini ve devamlılığını tehdit eden durumlarla bas edebilmek için, geniş tohum ve ürün çeşitliliğinin korunması temelinde, geleceğin tohumlarının evrimini sürdürebilmesi gerekmektedir..

Aşağıda sıralananlar, daha ileride karşılaşılabilecek zorlayıcı durumlara cevap verebilmek için, tohumların korunması, kullanımı ve daha fazla gelişiminin düzenlenebilmesini sağlayan yollardır:

1. Toplum bazlı tohum koruması ve gelişmesi
Tohumun korunması, bakımı ve tohum hakkındaki bilginin onu kullananlar ile köklendirilmiş ve temellendirilmiş olması gerekir. İrsiyet plasmasının ortam dışı ve kendi ortamında korunması, tohumun çiftlikteki – kendi ortamında temel bakımını destekler şekilde yürütülmelidir. Tohumlarin ileriki gelişimleri için kullanılan strateji ve teknolojiler çiftçilerin ve genel gıda topluluklarının deneyim ve yaratıcılığının zenginliğine dayanmalı, onların katılımını ve bitki üretiminin bilimsel açılarına aktif katkılarını kapsamalıdır. Bu; çiftçi topluluklarına modern seçim, tespit ve üretme teknolojilerini temin etmeyi kapsar.

2. Tarımsal ekosistemlerin içine yerleştirme
İlke olarak, tohum çeşitliliği çiftçilere toprağı, suyu ve biyoçeşitliliği koruma ve çevrenin tohumun ihtiyaçlarına adapte olmasını gerektirmeden, rahatça, yerel ve yöresel çevresel durumlara adapte etme imkanı vermelidir. Tohumların gelecekte kullanımı ve gelişiminin amacı; toptağı, suyu ve biyoçeşitliliği korumak ve çevresel değişim esnekliğini artırmak amacıyla tarımsal üretimin, tarımsal ekosistemin içine iyice yerleştirilmesi olmalıdır.

3. Sera gazı salımını azaltmak
İklimsel kaoslara yol açan sera gazı salmını azaltmak için, tohumlar gerekenden daha fazla harici enerjiye (sentetik kimyasal gübreler, böcek ilaçları, yakıt) gereksinim duymamalıdırlar. Amaç, sera gazı salımını sıfıra indirgeyen, yenilenebilir enerji ve toprağın biyolojik kaynaklarına dayanan tarım uygulamaları kullanmak olmalıdır.

4. Toksik girdilerin zamanla azaltılması ve tamamen kaldırılması
Gıda zincirimizin ve çevremizin toksik kirlenmesini engellemek için tohum ekimi, kimyasal işlemelerden arındırılmalı, ekolojik tarım uygulamalarının gereksinimlerine adapte olan tohum ekimleri tercih edilmelidir.

5. Türlerin çeşitliliği
Tohumların gelecekteki gelişmeleri, zararlı böceklere ve elverişsiz çevresel durumlara karşı hassasiyeti azaltmak ve doğal çeşitliliği artırmak için, mümkün olabildiğince geniş genetik çeşitliliğe dayanmalıdır. Bu amaçla, tohum çeşitliliğinin homojenliğini sağlamak üzere, acil olarak günümüzün ticari gereksinimlerini gözden geçirmek gerekmektedir.

6. Gıda kalitesi için tohum ekmek
Geleceğin tohumlarını geliştirmek, korumak ve ilerletmek için asıl konu gıdanın besinsel değeri ve tadını kapsayan bütünselci kalitesi olmalıdır.

7.Kadınlar biyoçeşitlilğin başrol oyuncularıdırlar
Evrensel olarak, kadınlar tarım emek gücünün en büyük bölümünü temsil ederler ve günümüzde ve gelecekte tohum güvenliğinin, çeşitliliğinin ve kalitesinin gardiyanlarıdırlar.
Kadınlar aynı zamanda, gıda işleme sürecinin kalite ve yöntemlerini de içeren bilgilerin birincil emanetçileri ve yayıcılarıdırlar. Bu açıdan, kadınların biyoçeşitliliği koruma, post endüstriyel tarımda tohumları muhafaza etme, değiş tokuş etme ve yeniden üretme rolleri desteklenmeli ve artırılmalıdır.

4. BÖLÜM
YAŞAYAN ALTERNATİFLER – UMUT TOHUMLARI

Umut ifadesi tohumların doğasında mevcuttur. Akla hasatın bereketini getirirler. Dünyanın dört bir yanından çok sayıda birey, sivil toplum örgütü ve geleneksel gıda toplulukları uzun sürelerden beri tohumun korunmasıyla meşgul olmuştur. Günümüzün endişe uyandıran tek ürün üreticiliği ve tohum üzerinde tekel oluşturan şirket senaryolarına rağmen, endüstriyel tarımın yaydığı tehdite karşı gelen pek cok cesaret verici sivil toplum ögütü ortaya çıkmıştır. Bu manifestonun güç aldığı prensipler dünya üzerindeki çeşitli grup ve hareketin inisiyatif ve çabalarından devşirilmiştir. Aşağıda bazı örnekleri görülecektir:

• Tohum toplulukları içerisinde ortam-dışı tohumları korumanın yanısıra, kendi-ortamlarındaki tohumların ve bitki ceşitliliğinin ekinini amaçlayan tohum bankalarının sayısı hızla artmaktadır. Kadınlar tohumun mirasını korumada özellikle anahtar bir rol oynamıştır ve çoğalarak bunun devamının sağlanması amaçlanmaktadır. Etiyopya’daki Seeds of Survival (Hayatta Kalabilme Tohumları) ve Hindistan’daki Navdanya, tohumları kurtarmak ve, gıda ve çiftçi topluluklarının ekolojik güvenliliğini guçlendirmek üzere yeni modeller geliştirmişlerdir.

• Tohumları kurtarmayı amaçlayan sivil toplum örgütleri ve tohum değis-tokuş platformları gittikçe önem kazanan bir rol üstlenmektedirler. Çok sayıda birey kendi gıda ürünlerini yetiştirme ifadesi olarak bahçeler yaratmakta ve potansiyel olarak tohumların kurtarılmasi ve değiş-tokuşuna onemli bir katkıda bulunmaktadırlar.

• Tohum ve tür ceşitliliğinin korunması ve büyük ölçüdeki kayıplarının ters yöne çevrilmesini hedefleyen topluluklar güçlerini etkin bir şekilde ortaya koymaktadırlar. Bunun bir örneği dünyanın tüm bölgelerinde ortaya çıkan Slow Food Bioçeşitlilik Birimi/Vakfı’nın uyguladığı ‘presidia’ (bioçeşitliliğin korunması) projeleridir.

• Organik ve ekolojik tarımın ihtiyaçlarına göre tohum tedarikinde bulunan güdümlü bitki yetiştirme projelerinin sayısı hızla artmaktadır.

• Tohumu merkez alan sivil toplum birlik ve ağları bölgesel, ulusal ve uluslararası düzeyde oluşumlarını sürdürmektedir. Bunların arasında ETC ile GRAIN, ve Tohumlarımızı Kurtarın gibi politik baskı gruplarının yanısıra çiftçi hakları oluşumlarını saymak mümkündür.

Avrupa’daki “Yaşamın Patentlenmesine Hayır” ve Hindistan’daki patentten arınmış serbest bölgeler (Yaşayan Demokrasi/Jaiv Pancahayat) yaratmayı hedefleyen ve tohum üzerine patentle işbirliğini reddeden hareketler; Kuzey Amerika’daki yerli Amerikan Kabileleri’nin tohumun bağımsızlığı hareketi ve Afrika’daki uluslararası gıda bağımsızlığı hareketi Tohumun Özgurluğü’nü savunmaya doğru evrilen gruplardır.

• Sivil toplum etkinliklerine paralel olarak GDO’dan arınmış geniş ölçekli bölgeler oluşturmayı ve tohum çeşitililiğini korumayı hedefleyen kanunlar ve yasal tedbir inisiyatifleri oluşmaktadır. Toskana Bölgesi’nin Tohum Kanunu, yerel ve bölgesel hükümetlerin tohumun ceşitliliğini korumayı amaçlayan olası sorumlu ve uyum sağlayıcı girişimlerine güzel bir örnek teşkil eder.

• Toplum Destekli Tarım (CSA) ağları gibi üretici ve tüketici arasında hızla gelişen doğrudan ilişkiler, tohum ve bitki çeşitliliğini sağlamaya yönelik hareketin en ivme kazandırıcı adımlarından biridir.

• Gıda ve Tarım için Bitki Genetik Kaynakları Sözleşmesi ve bu sözleşmenin Çiftçi Hakları’yla bağlantılı 9. bendi gibi uluslararası antlaşmaların yanısıra Biyolojik Çeşitlilik Konvansiyonu gibi araçlar, büyük çok-uluslu şirketlerin agresif kontrol ve intihar amaçlı stratejilerine karşı direnişin önemli uzantılarıdır. Bu potansiyel güçlendirilmelidir.

Üçüncü Dünya hükümetleri, Dünya Ticaret Örgütü’nün (WTO) Ticaret Bağlantılı Fikir Mülkiyet Hakları (TRIPS) anlaşmasının 27.3(b) bendinin gözden geçirilmesi ile yaşamın ve tohumların patentlendirilmesine ve çiftçilerin kendi geliştirdikleri türler ve geleneksel bilgileri üzerine biyo-korsanlığına son verilmesine ilişkin taleplerini sürdürmeye devam etmektedirler.

İnsanlığın gelecekteki evrimi tohumlarımızın gelecek ve özgür evrimiyle elele gider. Eğer sağlıklı, güvenli ve kültürel-ceşitliliğe sahip bir hayat sürdürme hakkımız bakiyse, uzak geçmişten bu yana kırsal kültürün içine yerleşmis ve ondan türeyen uygulamalar kamusal ve özel sektörün cömert desteğine ihtiyaç duymaktadır.

Tohumun geleceği, insanlığın geleceğini barındırır.

***

Internet siteleri:

Tavsiye edilen ek bağlantı ve güncel bilgi sağlayıcı siteler aşağıda belirtilmiştir. Bağlayıcı değildir ve diğerlerinin katılımı özlenir.

http://www.grain.org http://www.bilaterals.org
http://www.etcgroup.org http://www.nyeleni2007.org
http://www.saveourseeds.org http://www.arche-noah.at
http://www.gene-watch.org http://www.seedalliance.org

Bu manifestonun Türkçe çevirisinde başta Olcay Bingöl olmak üzere tüm Türkiye Slow Food gönüllülerine teşekkür ederiz.

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s